Italiano’nun Rüzgarı ve Sabır Sınavı
Beşiktaş camiası Vincenzo Italiano imzasını attığından beri ikiye, hatta üçe bölünmüş durumda. Sosyal medyaya bakıyorum; bir taraf atılan bu adımı fazlasıyla umut verici buluyor, diğer taraf temkinli, pusuda bekleyen bir grup ise daha ilk antrenmana çıkmadan hocanın biletini kesmeye dünden razı.
Bırakalım sosyal medya ya da spor kamuoyu günlük tartışmalarla vakit kaybetsin, ama gelin biz madalyonun diğer yüzüne bakalım. Çünkü Beşiktaş için işin en kritik, en sancılı kısmı tam olarak şu an itibarıyla devreye giriyor.
Beşiktaş’ın önünde öyle aylarca sürecek, geniş geniş planlama yapılacak bir zaman yok. Kamp planları, kiradan dönenlerin kördüğümü, gönderilecek isimlerin ayrılık süreçleri ve hepsinden önemlisi yeni transferlerin kampa yetişme telaşı… Üstelik tüm bu yapım aşamasındaki binanın tepesinde, Temmuz ayında kapıyı çalacak olan acımasız Avrupa Ligi eleme turları bekliyor. Siyah-beyazlı yönetimin şu an en büyük düşmanı zaman, en büyük ihtiyacı ise hem doğru hem de ışık hızında karar verebilmek.
Ancak son yıllardaki kaosun ardından bu kez masada farklı bir arayış göze çarpıyor. Kulübenin başına getirilen teknik adamın oyun felsefesiyle, planlanan transfer hamlelerinin kağıt üstünde aynı dile hizmet etmesi hedefleniyor. Bugüne kadar daha çok anlık ihtiyaçlara göre şekillenen transfer süreci, yerini artık sahada ne oynamak istediğini tarif etmeye çalışan bir kulüp niyetine bırakmış durumda. Sistem tutar mı, bu oyun kurgusu sahada işler mi bunu zaman gösterecek; ancak burada dikkat çeken şey Italiano’nun isminden ziyade, Beşiktaş’ın nihayet planlı bir futbol fikri üzerinden yürümeyi denemesidir.
Karşımızda İtalyan futbolunun savunma ezberlerini rafa kaldıran, Serie D’den tırnaklarıyla kazıyarak gelen bir "sistem mimarı" var. Italiano; yıldız oyuncu kredisini değil, 90 dakika boyunca yoğun pres temposuna ayak uydurabilecek fiziksel kapasiteyi önemsiyor. Savunma çizgisini riskli derecede öne çeken, rotasyonu bir tercih değil zorunluluk gören bu sıra dışı hoca için sahada kariyerin değil, sadece sahaya yansıtılan yüksek tempo geçerli.
Şimdi topu asıl sahibine, yani Beşiktaş taraftarına atmak gerekiyor.
Biliyorum, başarılı günleri çok özlediniz. Sabır kelimesinin bu topraklarda ne kadar ağır bir yük olduğunu, tribünün o hemen sonuç almak isteyen reaksiyonunu da çok iyi biliyorum. Ama unutmayın ki; felsefe öğretmeni ve düşünür Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: "Uçurtmalar rüzgar kuvvetli olduğu için değil, o rüzgara karşı durdukları için yükselirler."
İşte Italiano’nun o arkada boşluk bırakan riskli hücum rüzgarına karşı, Beşiktaş tribününün de bu plana karşı sabırla arkasında durması gerekiyor. Eğer bu sisteme, bu yeni oyun tercihine hemen sırt dönülürse; yarın yine sadece kulübedeki isimlerin değiştiği ama sahadaki o bildik sıkışmışlığın, o tanıdık durgunluğun değişmediği o eski, kısır döngüye geri dönülür.
Bugün kimse kimseye şampiyonluk garantisi veremez. Ama uzun süre sonra ilk kez Beşiktaş’ta bir "oyun arayışı" inşa ediliyor. Şimdi soru şu: Tribünler, bu riskli ve cesur oyunun getireceği dalgalanmalara göğüs gerip, o uçurtmanın yükselmesi için gereken rüzgarı kendi sabrıyla yaratabilecek mi?