SPOR Köşesi

Kendi Kalemize Gol Atmaktan Vazgeçelim

Yine aynı senaryo, yine aynı kısır döngü… Ne zaman büyük bir turnuvaya adım atsak, ne zaman dünya sahnesinde bayrağımızı dalgalandırsak, enerjimizi sahada rakipten ziyade kendi içimizdeki rüzgarlara harcıyoruz. Amerika, Meksika ve Kanada’da süren 2026 Dünya Kupası heyecanı, Avustralya mağlubiyetinin ardından şimdi de saha dışındaki "söz düellolarıyla" gölgelenmiş durumda.
Türk futbolunun en önemli figürlerinden biri olan Fatih Terim’in “Hesap sormayı turnuva sonrasına bırakalım” çağrısı; TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun kulağına belli ki bambaşka tonda ulaşmış. Türk futbol tarihinde kazanılan başarıların çoğunda imzası bulunan Terim’in bu sağduyulu duruşu, Başkan nezdinde sanki farklı bir tonda algılanmış görünüyor. Başkan Hacıosmanoğlu’nun, "Kimden hesap soracaksın?" çıkışını da, birbirini yakından tanıyan iki önemli ismin, aslında aynı noktaya parmak basarken sadece farklı yollardan yürümeye çalışması ve bu süreçte yaşanan bir frekans kopukluğu olarak değerlendirmek gerekir. Oysa Terim, o cümleyi kurarken bir yöneticiyi değil, milli takımın üzerindeki o ağır baskıyı yönetme gayesi taşıyordu. Tıpkı Şenol Güneş’in, Mustafa Denizli’nin ve bu bayrağa ömür vermiş nice ismin yeri geldiğinde yapacağı gibi… Tecrübe, zamanı gelince konuşmayı bilir. Fatih Hoca’nın o açıklamasında bir niyet aramak yerine, "turnuvaya odaklanalım" mesajını okumak, bugün hepimizin ihtiyacı olan sağduyu olacaktır.
Bakın, Samet Akaydın’ın basın toplantısındaki o cümleleri ne kadar sarsıcı: "Artık çekinceden bir şey yapamıyoruz. Sürekli 'Bir şey derler mi?' korkusu var."
Bu cümle, aslında Samet'in değil, bir neslin sessiz çığlığıdır. Biz, çocukları "hata yapma korkusuyla" sahaya çıkarırsak, onlardan nasıl yaratıcılık bekleyebiliriz? Saçından başına, attığı adımdan kurduğu cümleye kadar herkesin bir "hakim" kesildiği yerde, başarı ancak tesadüf olur. Oysa biz, 2002 ruhunu hatırlayın; o zamanlar sırt sırta verdiğimizde, sahada sadece 11 kişi değil, arkasında milyonların duasıyla kenetlenmiş koca bir ordu gibiydik.
Dünya Kupası'ndaki milli coşkuyla insanlar sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor. Bir mahallede simitler bölüşülüyor, çaylar beraber yudumlanıyor, meydanlarda, dev ekranların başında o eski milli bayram coşkusunu yaşıyoruz. Bu kadar samimi, bu kadar saf bir sevgi yumağı varken, "kısır çekişmelerin" bu coşkuya gölge düşürmesi haksızlık değil mi?
Artık "O ne dedi, bu ne dedi" defterini kapatma vakti. Paraguay maçı önümüzde duruyor. Sahadaki çocuklarımıza "sadece futbolunu oyna, biz arkandayız" diyebilmeliyiz. Unutmayalım ki, bizi bugünlere getiren o kudretli ruh; ayrıştığımızda değil, bir duvar gibi yan yana dizildiğimizde parlıyor. Bazen başarı; taktik tahtasındaki çizgilere değil, o çizgilerin dışındaki o büyük "biz" duygusuna, yani birbirimize duyduğumuz güvene sığar.
Şimdi, omuz omuza verme zamanı. Bırakın hesapları, analizleri, eleştirileri... Şimdi tek bir gündemimiz var: Paraguay.
Birlik olduğumuzda neler yapabileceğimizi biz tarih boyunca tüm dünyaya gösterdik. Yine yaparız, yine başarırız. Yeter ki kendi kalemize gol atmaktan vazgeçelim, bizim çocukları bir rahat bırakalım ve 24 yıl sonra kavuştuğumuz Dünya Kupası'nı ağız tadıyla, bayram coşkusuyla yaşayalım.
Şimdi tam kenetlenme zamanı!