Afife Gecesi: Hayaller ve Gerçekler

Herkese merhabalar
Sizlerle yeni bir yolculuğa çıkmanın heyecanını yaşıyorum. Bundan böyle her hafta kültür-sanat dünyasından gelişmelerle sizlerle birlikte olacağım.
Kısaca kendimden de bahsetmek isterim. Uzun yıllardır hem eğitmen hem de oyuncu kimliğimle bu ülkede kültür-sanat alanında üretmeye ve var olmaya çalışıyorum. Bu yazılarımda da hem sahnenin içinden gelen bir sanatçı hem de haber diliyle yaklaşan bir gazeteci bakışıyla sizlere içerikler sunacağım.
Geçtiğimiz günlerde düzenlenen 28. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri, Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşen görkemli bir törenle sahiplerini buldu. Törende tiyatro dünyasının değerli isimleri, bana birçok konuda ufuk açan hocalarım ve meslektaşlarımla aynı atmosferi paylaşmak benim için oldukça anlamlıydı.
Aynı zamanda bugünlere gelmemizde büyük emeği olan, artık aramızda bulunmayan başta Afife Ödülleri’nin fikir babası sevgili hocam Haldun Dormen olmak üzere birçok değerli sanatçıyı anmak da geceye ayrı bir duygu kattı.
Bu yıl, Prof. Dr. Aslı Yılmaz başkanlığındaki 33 kişilik jüri, sezon boyunca 268 oyunu değerlendirerek adayları ve ödül sahiplerini belirledi. Sanat ve iş dünyasından pek çok ismin katıldığı gecede, tiyatronun öne çıkan yapımları ve sanatçıları 17 ayrı dalda ödüllendirildi.
Tören, sunuculuğunu Demet Evgar ve Atılgan Gümüş’ün yaptığı “Afife” oyununun ensemble ekibinin sahnelediği, dünyaca ünlü bir müzikalden esinlenen açılış performansıyla başladı
Açıkçası Afife Ödülleri’ni ilk kez Haldun Dormen aramızda olmadan izlemek hepimiz için buruk bir histi. Ancak kendisini öyle zarif, öyle incelikli bir şekilde anmışlardı ki çok etkilendim. Dormen Tiyatrosu oyuncuları ve emektarlarının sahnede olduğu gecede, Haldun Dormen’in hafızalara kazınan müzikallerinden seçilen parçalar, yine Dormen Tiyatrosu’na yıllarını vermiş müzisyenler tarafından canlı olarak seslendirildi.
Ödül takdimleri sırasında sahneye çıkan herkesin gözlerinde ayrı bir duygu vardı. Erol Evgin, Haldun Dormen’in fotoğrafları eşliğinde “Hep Böyle Kal” şarkısını söylerken, Alya Dormen’in dans performansı salonda çok duygusal anlar yaşattı. O gece bir kez daha anladım ki Haldun Hoca, arkasında yalnızca başarılı işler değil, kocaman bir aile bırakmıştı. Eminim o da bir yerden bizi izliyordu.
Gecede ödül alan bazı isimler ise şöyleydi:
Yılın En Başarılı Yönetmeni: Arzu Gamze Kılınç – Filler ve Karıncalar
Yılın En Başarılı Oyunu: Lucy
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Rabia Zehra Şafak – İlk Bakışta Prima Facie
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Barış Yıldız – Gonzago’nun Öldürülüşü
Haldun Dormen Özel Ödülü: Konken Partisi – Tiyatrokare
Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü: Şahika Tekand Şahika Tekand’ın ödül konuşması ise gecenin en çarpıcı anlarından biriydi. Tekand konuşmasında, “Hayatın yeniden bizleri sınamaya başladığı ve dünyanın radikal bir dönüşüme girdiği bu dönemde tiyatro, insansız yapılamayacak tek iş olarak hayatın karşısında duruyor ve direniyor. Bu nedenle hem eğlenelim hem de hayatı değiştirelim,” dedi.
Bence Şahika Hoca’nın hepimize öğrettiği en önemli şeylerden biri şu: İnadına üretmek. Çünkü tiyatro biraz da inat işi. Vazgeçmemek işi.
Tüm tören boyunca Demet Evgar ve Atılgan Gümüş’ün tatlı atışmaları, “Afife” oyunundan kısa performanslar geceye keyif kattı. Ancak ödül konuşmalarında dikkat çeken başka bir ortak duygu daha vardı: Tükenmişlik…
Özellikle değerli meslektaşım Pınar Yıldırım’ın konuşması törenden sonra sosyal medyada en çok paylaşılan görüntülerden biri oldu. Öncelikle kendisini gönülden tebrik ediyorum. Çünkü sahnede yalnızca bir teşekkür konuşması yapmadı; birçok oyuncunun içinde biriktirdiği duyguları samimiyetle dile getirdi.
Geçtiğimiz hafta boyunca Pınar’ın videosunu tekrar tekrar izledim. Törende canlı izlediğim hâlde, videolarda genç bir oyuncunun, birçok insanın hayalini süsleyen o ödülü kazanmasına rağmen ne kadar yorgun ve kırgın olduğunu daha net fark ettim.
Üstelik bu yalnızca Pınar’a ait bir duygu değildi. O gece sahneye çıkan birçok oyuncunun cümlelerinde benzer bir sitem vardı.
Biz oyuncular görünmek, fark edilmek, anlattığımız hikâyelerle birilerine dokunabilmek için bu mesleği yapıyoruz. Ancak her geçen gün daralan ve gitgide tekelleşen bir sektörün içinde, birçok yetenekli oyuncu umutlarını kaybediyor.
Bugün bir projeye seçilebilmek için sayısız audition vermek zorundayız. Günlerce sahne çalışıyor, sayfalarca senaryo ezberliyor, self tape çekebilmek için teknik ekip kurar gibi ışık, ses, görüntü ayarlıyoruz. Kimi zaman yalnızca yönetmen görüşmesine kaldığımız için seviniyoruz. Sonrasında ise çoğu zaman hiçbir geri dönüş bile alamıyoruz. Üstelik sürekli revizeler isteyip, o anda ne durumda olduğumuzu düşünmeden, iki ayağımızı bir pabuca soktukları halde…
Bir oyuncunun her an bakımlı, hazır, genç, enerjik ve görünür olması bekleniyor. Ama hayat yalnızca “hazır görünmekten” ibaret değil. Kiralar, faturalar, hayatın gerçekliği beklemiyor. Karşılığında biraz umut bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz…
Ama bazen yalnızca sessizlik geliyor
İşin daha zor tarafı ise sektörün ekonomik olarak giderek küçülmesi. Artan maliyetler nedeniyle bağımsız tiyatrolar ayakta kalmaya çalışırken, büyük prodüksiyonlar ve yüksek bütçeli işler daha görünür hâle geliyor. Küçük tiyatrolar seyirci kaybediyor, bazıları perdelerini kapatmanın eşiğine geliyor.
Burada mesele tek tek insanları suçlamak değil. Sorun artık sistemin kendisi. Sosyal medya görünürlüğünün yeteneğin önüne geçtiği, oyuncuların takipçi sayılarıyla değerlendirildiği, genç oyuncuların ise sürekli kendini kanıtlamak zorunda bırakıldığı bir düzenin içindeyiz.
Üstelik bu yalnızca oyuncular için değil; yönetmeninden senaristine kadar sektörün birçok alanında hissedilen bir gerçeklik.
Yazıyı bitirirken şunu sormak istiyorum: Bir oyuncu ödül aldığında gerçekten hayatı değişiyor mu? O ödül, o oyuncunun ekonomik olarak nefes almasını, daha özgür üretmesini sağlayabiliyor mu? Bankalar aramayı bırakıyor mu? Gelecek kaygısı sona eriyor mu?
Çünkü bir sanatçının gerçekten özgürce üretebilmesi için yalnızca alkış değil, insanca yaşayabileceği bir düzen gerekir. Birlik olmak ve birbirine sahip çıkmak gerekir… Sırça köşklerden dışarı bakmak gerekir…
Belki o zaman bu ülkede sanatı gerçekten konuşmaya başlayabiliriz. Kim bilir…
İnatla, devam…
Sevgiler