Geçenlerde bir dijital içerik üreticisi çektiği videoda dert yanıyordu.
Kullandığı İngilizce bir deyimi yanlış telaffuz ettiğini düşünen büyük bir kitle tarafından linç edilmişti.
Düşünmeden edemedim.
Kendi dilimizi inanılmaz hatalı telaffuzlarla konuşurken, hele ki araya İngilizce kelimeler sokuşturup derdini anlatmaya çalışırken kimse çıkıp da bir şey demiyor oysa. Belki de benim İngilizcem kıt. Onun ezikliği vardır üzerimde diye geçirdim içimden. Gülümseyerek telefonu kapattım.
Derin düşüncelere dalmışken TRT’den emekli olan spiker hocam aradı. Konuşurken akşama online dersi olduğunu söyledi. Şakayla karışık:
“Hocam online mı? Çevrim içi olmasın o?” dedim.
Gülerek bana hak verdi.
Yıllar içinde online, mail, okeylemek, start vermek, aksiyon gibi Türkçe karşılığı bulunan pek çok yabancı ifade hayatımıza yerleşti.
Bu sözcükler o kadar sık kullanılıyor ki artık kulağımıza yabancı bile gelmiyor. Hatta bazen Türkçe karşılıkları daha tuhaf gelmeye başladı.
Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
Bir dil kelimelerini bir anda kaybetmez. Sessizce kayıp gider.
Önce “mail” dersiniz, sonra “e-posta” kulağınıza eski gelir.
“Onaylamak” yerine “okeylemek” yerleşir.
Bir süre sonra kendi kelimeniz size yabancı gelmeye başlar.
Uzun zamandır bu konu üzerine kafa yorarken karşıma ilginç bir araştırma çıktı.
Çevrim içi dil öğrenme platformu Preply’nin plaza dili üzerine yaptığı araştırmaya 470 kişi katılmış. Katılımcıların yaklaşık yüzde 35’i teknoloji ve bilişim sektöründe çalışıyor.
Araştırmanın en dikkat çekici sonucu ise şu:
Katılımcıların yaklaşık yüzde 60’ı plaza dilinin Türkçeye zarar vermediğini düşünüyor.
Bu sonuç bana yalnızca bir görüşü değil, aynı zamanda önemli bir farkındalık yoksunluğunu da gösteriyor.
Çünkü mesele yalnızca birkaç yabancı kelime kullanmak değil.
Mesele, kendi dilimizde zaten var olan sözcükleri yavaş yavaş terk etmeye başlamamız.
Ebeveynler ve eğitimciler olarak çocuklarımıza daha doğru örnek olamaz mıyız?
Yanlışı yaygınlaştırmak yerine doğruyu yaygınlaştıramaz mıyız?
-------
Şimdi konuyu tersinden ele alalım.
Yazılarını ilgiyle takip ettiğim sevgili Damla Ömür Tantekin, Brüksel’de yaşadığı ilginç bir anıyı aktarıyordu. Kızıyla yolda yürürken tam önlerinde yürüyen bir kadın onlara dönerek şöyle demiş:
“Hangi dili konuştuğunuzu merak ettim, kulağa çok hoş geliyor.”
Aslında bunun sebebi çok açık.
Türkçedeki ses uyumu dinleyenlerin kulağında ahenkli bir tını bırakıyor.
Üstelik Türkçe yalnızca kulağa hoş gelen bir dil değil.
Farklı dillerde pek az rastlanan son derece sistematik ve düzenli, aynı zamanda melodik bir yapıya sahip.
Kendi kendini içinden türeten ve işlendikçe zenginleşen bir dil.
Batılı dilbilimciler ve matematikçiler bile bu yapıdan hayranlıkla bahseder.
Velhasıl,
- Batılı uzmanların dilimizin yapısına hayranlık beslemesi,
- Dünyanın farklı yerlerinden insanların Türkçenin tınısına hayranlık duyması,
- Kendi içinde yeni kelimeler üretebilen güçlü ve üretken bir dil olması..
Hal böyleyken Türk milletinin kendi diline böylesine yabancılaşmasını aklım almıyor.
Dünyanın öbür ucundaki bir yabancı Türkçeyi duyduğunda hayranlık duyabiliyorsa belki de asıl soru şudur.
Elalem kendi dilimize hayranlık duyarken biz neden ondan uzaklaşıyoruz?