İstanbul Barosu: Yargı Cumhuriyetin Onuru Olmalıdır

Sanatçılar Müjdat Gezen ve Metin Akpınar hakkında açılan soruşturmaya bir tepki de İstanbul Barosu'ndan geldi. Baro açıklamasında, "Sanatçılarımız hakkında tutuklama kararı verilmemiş olması, yaşadıklarımızın vahametini değiştiren bir gerçeklik değildir. Daha da önemlisi, tedbir niteliği taşıyan yurtdışına çıkış yasağı ve haftada bir imza atılması da hukuki özü itibariyle, bu örnekte kabulü mümkün bulunmayan bir karardır" denildi.

GÜNDEM 24.12.2018, 23:45
İstanbul Barosu: Yargı Cumhuriyetin Onuru Olmalıdır

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in Halk TV’deki Halk Arenası programında yaptıkları konuşmalar hakkında savcılığın başlattığı soruşturma ve mahkemenin verdiği imza verme ve yurt dışına çıkış yasağı cezalarına İstanbul Barosu’ndan tepki geldi.

Baro açıklamasında şu ifadeler kullanıldı;

“Tiyatro Sanatçıları Metin Akpınar ve Müjdat Gezen'in Halk TV'de yayınlanan programdaki değerlendirmeleri üzerine, Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalar ve bu açıklama üzerine devam eden süreç, yargının kurucu unsuru konumunda bulunan savunma mesleğinin örgütlü gücü konumundaki İstanbul Barosu tarafından, son derecede kaygı ile karşılanmıştır.

Bu süreç, ülkemizde yargı alanında yaşanan bunalımı, giderek daha ağır boyutlara sürükleyen yeni bir örnektir. Sanatçılarımız hakkında tutuklama kararı verilmemiş olması, yaşadıklarımızın vahametini değiştiren bir gerçeklik değildir. Daha da önemlisi, tedbir niteliği taşıyan yurtdışına çıkış yasağı ve haftada bir imza atılması da hukuki özü itibariyle, bu örnekte kabulü mümkün bulunmayan bir karardır.

Anayasanın 138. Maddesi ile Türk Ceza Yasasının 277 ve 288. Maddelerinin açık hükmü yürürlüğünü korurken, özellikle de Cumhurbaşkanı tarafından “yargıya talimat” niteliği taşıyan ifadelerle, “Pazar günü” soruşturma açılması ve ceza muhakemesinde örneği görülmeyen bir uygulama ile “mevcutlu” olarak sorguya götürülmesi, hukuk okuryazarlığının dahi kabul edemeyeceği uygulamalardır. Geldiğimiz hukuksuzluk noktası, yeni usul ihdasına yönelen bir garabet taşımıştır. Fiili olarak savcının kolluk marifetiyle “gözaltı” yapması anlamına gelen bu uygulama, özü itibariyle de “gözdağı”dır.

Yargıya saygı, bir devletin en temel amaçlarından birisidir. Tarihsel gelişim süreçlerinde, bu saygının yerleşip pekiştiği ülkelerin, gerçek anlamda hukuk devleti olabilme yeteneği kazandığı, yurttaşlarına güveni de bu yolla verebildiği zaman, iddiasını hak edebildiği bilinmektedir. O nedenle de “Yargı Cumhuriyetin onurudur” sözleri ile bu inanç giderek bir bilinç düzeyine taşınmıştır.

Hiç kuşku yok ki, yargının saygınlığını ilk koruması gerekenler de, ülkeyi yönetenlerdir. Erk sahibi olmanın verdiği gücü, öyle bir saygınlık uğruna sergilemek yerine, talimat vermek suretiyle kullanmak, sadece yasal ve anayasal hükümlerin ihlalini değil, ondan da ötede hukuk kavramını zedeleyen en temel unsura dönüşmektedir. Hukuk Güvenliği kavramında ifadesini bulan ve yurttaşların birey olarak sahip bulundukları temel hakların kullanımının tehdit altında olması anlamı taşıyan bu yaklaşım, ülkemizde yaşanmakta olan “hukuk bunalımının” en temel nedenidir.

Anayasa değişikliğinden sonra, yargı organlarının atamalarında çok etkin konumda bulunan yürütme gücünün yargıya dair değerlendirmeleri, daha bir önem taşıyan ve bu yönüyle de daha bir dikkat gerektiren yeni bir aşamadır. Ancak, özellikle de Anayasa değişikliklerinden sonra kullanılan dil ve üslup, anlatmaya çalıştığımız özeni taşımayan bir yaklaşım içerirken, devam eden yargılamaları da doğrudan etkileyen örneklerle birlikte büsbütün ağır sonuçlar doğurmaktadır.

İstanbul Barosu olarak açıkça ifade ederiz ki, yargı bağımsızlığının yitirildiği bir evrede, ne hukuk devletinden ne de demokratik devletten söz edilebilmesi olanağı kalır. Bu niteliklerin kaybolması, iktidarın sürdüğü evrede erk sahiplerini koruyor görünse de, uzun vadede en çok da onlar için tehdit oluşturur. Yakın siyasi geçmişimiz bu alandaki pek çok örnekle doludur.

Öte yandan, yargı bağımsızlığının sağlanmasında, sadece erk sahiplerinin dikkatine değil, ondan daha önemlisi yargı mensuplarının bu bağımsızlığı ve tarafsızlığı korumak uğrundaki dirençlerine de ihtiyaç vardır. Siyaset kurumunun kendi doğası içinde yapacağı tartışmalardan vazife çıkarmak yargı görevi yapanların meşguliyet alanı olmamalıdır. Tarihin geleceğe taşıdığı en saygın hukukçular, baskılara boyun eğenler değil, baskılar karşısında yargının onurunu koruyanlar olmuştur. İstanbul Barosu olarak, öteden bu yana yaptığımız bu türden çağrılara, henüz yanıt alamadığımızı tesbit etmekten üzüntü duyuyoruz.

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen soruşturmaları vesilesiyle gündeme gelmesi gereken bir başka kavram da, ifade özgürlüğüdür. Evrensel hukukun genel kabule ulaştırdığı, uluslararası sözleşmelerin demokratik ülkeler için koşul saydığı ifade özgürlüğünün bu denli kısıtlandığına, darbeler dönemi içinde tanık olmuştuk. Şimdi, üstelik de yargı eliyle, hukuksuzluğun meşrulaştırılması anlamına gelen yöntemlerle, aslında “suç” teşkil etmesi sözkonusu bile olmayan ve hakaret de içermeyen ifadelerden soruşturmalar açılarak, “burun sürtme cezası” verilmesi asla kabul edilemez. Toplumun tüm katmaları bilmelidir ki,  “kamuya mâl olmuş kişiler” ile ilgili yapılan eleştiriler, “şok edici” bir nitelik taşısa dahi, ifade özgürlüğü kapsamındadır. Hukuksal özlü bu genel kabule rağmen, üstelik bu gerçeği en iyi bilen yargı mensupları eliyle suç isnadı, hukukun yaralanması anlamına gelmektedir.

Türkiye'de yargı bir silah gibi kullanılarak, toplumun muhalif kesimlerinin sindirilmesi amaçlanmaktadır. Bu nedenle de hukuk devleti idealinden giderek uzaklaştığımız bir evreyi yaşamaktayız. Yurttaşlar nezdinde yargıyı bu konuma sürüklemeye kimsenin hakkı yoktur. Giderek en çok da hukukun yitirileceği bir evreye doğru hızla yönelmekte olduğumuzu tesbit ederek, bir yandan erk sahiplerini yargıya saygıya davet ederken, diğer yandan da yargı mensuplarını bu türden baskılar karşısında direnmeye çağırıyoruz. Artık buna mecburuz. Ne pahasına olursa olsun, adalet mücadelemize devam edeceğiz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI”

Yorumlar (0)
23°
açık