Bana memleketimi sorduklarında dünyaya geldiğim şehri değil, benim yeniden doğmama vesile olan mesleğimin ismini telaffuz eder, “doğma büyüme satışçıyım” derim. Çünkü sadece mesleği değil, tüm hayatı satış olan bir emlakçıyım ben.
Adım Toros Cumhur ve 44 yaşındayım. Üniversite yıllarımda psikoloji bölümünü başarıyla bitirdim. Hiç eğitimini aldığım işi yapmadım. Kelli felli bir müteahhitken iflas ettiği için gayrimenkul sektörüne girmiş, küllerinden bu sektörde yeniden doğmuş bir dava insanıyım.
Bu işle geliştim, bu işle değiştim ve bu işle dönüştüm. Bu meslekte gelecek tasarlıyorum!
Bana yaptığın işi bir cümle ile ifade et dediklerinde, “Taşınmazlarla yaşamları üst seviyeye taşıyorum.” diyorum.
10 yıldır yolum on binlerce insanla kesişti. Bu serüvende ekibimle birlikte binlerce satışa aracılık ettik, yaşamlara dahil olduk.
Mesleğimde klasik saha uzmanı emlakçılıktan, global bir gayrimenkul markasının Türkiye Marka Direktörlüğüne kadar uçtan uca her pozisyonunda harika deneyimler biriktirdim.
Bu deneyim; insanların satın alma mekanizmalarını, bu kararı nasıl aldıklarını ve uzlaşma kültürü konusunda “tünel etkisi” denen mesleki bir perspektif oluşturdu.
Bugün itibarıyla kendi alanında 3 basamaklı katılımcılara sahip organizasyonlarda konuşmalar yapan, alanındaki yayınlarda gündem mülakatı veren, Türkiye’nin hemen hemen her yerinde emlak operasyonu yönetebilen, bu meslekte gelecek tasarlayan meslektaşlarına başarı ve başarısızlık yaşanmışlıklarından süzülen deneyimi elinden geldiğince dünyanın geri kalanıyla paylaşan birine dönüştüm.
Ben nasıl biriyim?
Toros CUMHUR; Olimpik düşünür. Düşünmeyi öğretir. Olimpik kafa yapısının inşası için ayarlarla oynar.
Onun kalbi kazanmak için oynayanlarla atar.
Bol bol gayrimenkul konuşur.
Şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine okullarda okutulmayan hayat dersleri verir.
Alçak gönüllülüğün faziletini anlatmaya bayılmaz. “Ya hep, ya hiç” düsturu kıblesidir. Kıyılarda işi olmaz. Ucuz kişisel gelişim mantralarından hiç haz etmez.
Hayatı tehlikedeymiş gibi iş yapar. Hedefe kilitli bir deli gibi yaşar. TAPU'NAK ŞÖVALYESİ gibi ilerler. Asimetrik düşünür. İç sesiyle karar alır; kalbi gider, aklı arkadan gelir.
İdeal denklemi asimetrik düşünceler üzerine kurar. Dengesiz olduğu için dengi yoktur.
Onun takipçisi yoktur; takip edeni vardır.
İçerik değil, yarar sunar, katma değer üretir.
Keşkelerden uzak, iyikileriyle mutludur. Sesi, nefesi, fikri ulaştığı her bünyede evrimi ve devrimi tetiklesin ister.
Zorla, zorlukla, yenilgiyle arası iyidir. Boynunda yağlı urganla gezmek hobisidir. Yeniyi denemek rutinidir!
Onun arkadaşı, dostu, kankası, yakını olmaz; farklı derinliklerde İLİŞKİSİ olur. İletişim kurmaz, etkileşime geçer.
O, başkaları kendilerini iyi hissetsin diye ışığını saklayanları yüreklendirir.
Yeni bir hikaye yazmak için cesarete ihtiyaç duyanların kalbine konar.
O, bol yokuşlu patikalarda nefes nefese kalanların soluklandığı bir kuytudur.
Tuttuğu yasları parmak izi gibi eşsiz olanların karanlık dehlizlerine umut olur.
Parantezi sağlıklı bir özgüven ile sağlıksız bir kibrin tam ortasına açar.
Elinin erişebileceği herkese çiçeklerden bir demet yapma sanatını öğretir.
O, hayatı piyade gibi değil, şövalye şuuruyla yaşamayı öğütler.
Buraya kadar sıkılmadan geldiyseniz aramızda güzel bir ortaklık başlamış demektir. İlk köşe yazısını yazmanın en zor tarafı, sanırım söyleyecek çok şeyiniz varken nereye nokta koyacağınızı bilememek olsa gerek. Bu köşe, klişelerden uzak durma sözümdür.
Şimdilik burada duruyorum. Ne de olsa önümüzde konuşacak çok konumuz, devirecek çok sayfamız var. Gelecek hafta, aynı saatte, kaldığı yerden devam edeceğiz. Ama şimdi sıra sizde; eleştirileriniz, fikirleriniz veya sadece bir "merhaba"nız için buralardayım. Hepiniz hayatıma hoş geldiniz. Haftaya görüşmek üzere...