NUTUK 2. BÖLÜM - NUTUK, NEDİR? NUTUK, KENDİSİ İLE HESAPLAŞMADIR?

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 Ekim 1927 tarihinde CHP kurultayında yaptığı konuşmanın metnidir. Söylevinin son kısmı olan gençliğe hitabında, Nutuk’un felsefesi hakkında ipuçları vermiş; geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte olabilecek tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmiştir.

EGE HABER 02.12.2019, 18:08 03.12.2019, 17:26
NUTUK 2. BÖLÜM - NUTUK, NEDİR? NUTUK, KENDİSİ İLE HESAPLAŞMADIR?

NUTUK 2. BÖLÜM

NUTUK, NEDİR? NUTUK, KENDİSİ İLE HESAPLAŞMADIR?

Nutuk, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı tarih olan 19 Mayıs 1919’dan, Cumhuriyet sonrası inkılap dönemine kadarki (1927) zaman diliminde olan olayları anlatmaktadır. Eser yazıldığı dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 – 20 Ekim 1927 tarihleri arasında yerli ve yabancı basın mensuplarının da katıldığı partisinin 2. yılında okuduğu yaklaşık 900 sayfalık bir kitaptır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu dönemle ilgili en temel resmi tarih kaynağı olmak niteliğindedir.

Atatürk’ün tarihçi kimliği

Nutuk’un güncel Türkçeye çevrilmiş sürümleri pek çok yayınevi tarafından basılmış bazıları Söylev adını tercih etmişlerdir. Nutuk, belgeleri sayesinde, Atatürk’ün tarihçi kimliğini de ortaya koymaktadır. Atatürk; yaşanılan olaylarla ilgili kayıtlı belgeleri toplamış ve Nutuk’u yazarken bu belgelere dayanarak icraatlarını özetlemiştir.

Atatürk, gençliğe hitabında, Nutuk’un felsefesi hakkında ipuçları vermektedir.

Türk, gençliğe hitabında, Nutuk’un felsefesi hakkında ipuçları vermektedir.

Atatürk, Nutuk ile geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte olabilecek tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemi’ni birinci ağızdan aktardığı, Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir eserdir. Bazı sayfalarda açıkça belirttiği “sonraki yıllarda durumun kolay ve açıkça değerlendirilmesi için bu kadar ayrıntıya yer verilmiştir” sözü ile Atatürk ileri görüşlülüğünü bir kere daha ortaya koymuştur.

NUTUK 2. BÖLÜM

Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi bulunan yüce meclisin yurt ve ulusun bağımsızlığını yaşamasını güven altında bulundurmaya çalışırken halifelik ve padişahlıkla halife ve padişahla bu denli çok ilgilenilmesi sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek çıkarlar gereğidir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları araçtır. Buna halife ve padişah deyince ulus onun buruklarına uyarak düşmanların isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Ayın ya da makamının gücü ya da yetkisini kullanması yasak edilmiş olan kişi aslına padişah ve halife olamaz. Öyleyse onu indirip yerine hemen başkasını seçeriz demek istiyorsanız buna da bugünkü durum ve koşullar elverişli değildir çünkü padişahlıktan ve halifelikten çıkarılması gereken kişi ulusun içinde değil düşmanların elindedir. Onu yok sayarak başka birini tanımak düşünülüyorsa o zaman bugünkü halife ve padişah haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki hükümetiyle bugün olduğu gibi makamını koruyup çalışmalarını sürdürebileceğine göre ulus ve yüce meclis asıl amacını unutup halifeler sorunuyla mı uğraşacak? Kısacası bu sorun geniş, ince ve önemlidir. Çözümü bugünün işlerinden değildir. Sorunu kökünden çözümleyemeye girişecek olursak bugünün içinden çıkmayız bunun da zamanı gelecektir. Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan millet meclisini ve ulusal hükümeti güçlendirecek anlam ve yetkiyi yükümlenmeli ve dile getirmelidir. Anadolu ve Rumeli müdafi hukuk grubu adıyla bir grup kurmaya karar verdim. Bu grup için yaptığım programın başına bir ana madde koydum. Bu maddenin özü iki noktada toplanıyordu;

Grup misakı milli ilkelerine bağlı kalarak ülkenin bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sayılacak barışı elde etmek için ulusun bütün maddi ve manevi gücünü gereken gereklere yönelik kullanacak ve yurdun resmi özel bürün örgütlerini eve kuruluşlarını bu ana amaca yararlı kılmaya çalışacaktır.

Grup devletin ve ulusun örgütlerini anayasaya uygun olarak şimdiden yavaş yavaş saptamaya ve hazırlamaya çalışacaktır.

Baylar, bütün grupları ve meclis üyelerinin çoğunu çağırarak bu iki ülke üzerinde birleşmelerini sağlayın. Bildirdiğim bu ana madde ve bundan sonra grubun iç tüzüğü ile ilgili maddeler 10 Mayıs 1921 günü yapılan toplantıda kabul olundu. Grup genel kurulunun seçilmesi üzerine grubun başkanlığını da üzerime almıştım. Baylar ülkede nasıl bir Anadolu ve Rumeli müdafaa i hukuk cemiyeti varsa mecliste de onun bu ad altında bir siyasal grubu kurulmuş oldu. Baylar sırası gelmişken saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki, bağrımda yetiştirerek başımın üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten hiçbir zaman geri kalmasın. TBMM yüksek başkanlığına….

Meclis sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine başkomutanlığı kabul ediyorum bu görevi kendi üzerime almaktan doğacak yararların çarçabuk elde edilebilmesi ordunu maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırılıp pekiştirilmesi ve yönetiminin bir kat daha sağlamlaştırılması için TBMM’nin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koşulu ile üzerime alıyorum. Yaşadığım sürece ulusal egemenliğe en gerçekçi şekilde hizmet edecek kişi olduğumu ulusa bir kez daha göstermek için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca dilerim.

Başkomutan ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak ve yönetimini bir kat daha sağlamlaştırmak için TBMM’nin bunula ilgili yetkili meclis adına eylemli olarak kullanabilir. Bu maddeye göre benim vereceğim buyruklar yasa olacaktır. Baylar zavallı ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları ne olursa olsun yeneceğimize olan iman ve güvenim bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı bütün ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim. Ulusal vergi buyruğu adı altında yaptığım genel bildirimlerin her birinden kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılması için ne denli küçük şeylerin dikkate alınması gerektiğini anlatabilmek için bunları bilginize sunmayı değer görürüm. Bir sayılı buyruğumla her ilçede birer ulusal vergi kurulu kurdum. Bu kurulların çalışmaları ile elde edileceklerin ordunun. Eşit bölümlerine dağıtımını düzenledim. İki sayılı buyruğuma göre yurtta her ev birer kat çamaşır birer çift çorap ve çarık hazırlayıp ulusal vergi kuruluna verecekti. 3 sayılı buyruğumla tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, kaput bezi, ateska yıkanmış ve yıkanmamış yüz ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye elverişli her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez öksele makete tavan astarlıyı sarı ve siyah neşrin, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, demir kundura çivisi, el çivi, nallı demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, gebre, semer ve urganlardan yüzde kırkına parası sonra ödenmek üzere el koydum. Dört sayılı buyruğumla eldeki buğday saman un arpa fasulye bulgur yoğurt mercimek kasaplık hayvanlar şeker gaz pirinç sabun yağ tuz zeytinyağı çay ve mum yığımlarında yine yüzde kırkına parası sonrası ödenmek üzere el koydum. Beş sayılı buyruğumla ordu için alınan taşıtlardan başka geriye kalanında ayda bir kez ve parasız olarak yüz kilometrelik uzaklığa dek askeri ulaştırma hizmetlerinde çalıştırılmasını zorunlu kıldım.

6 sayılı buyruğumla ordunun yedirilip giydirilmesine yarayan bütün yiyesi mallara el koydum. Yedi sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silah ve cephanenin üç gün içinde verilmesini istedim. Sekiz sayılı buyruğumla benzin vakum gres yağ makine yağı don yağı saatçi ve taban yağları vazelin otomobil ve kamyon lastiği lastik yatıştırıcı buji soğuk tutkal Fransız tutkalı telefon makinesi kablo pil çıplak tel yalıtkan ve bunlar benzer gereçlerin ve zaç yağının yüzde kırkına el koydum. Dokuz sayılı buyruğumla demirci marangoz dökümcü tesviyeci haraç ve arabacılarla bunların eştiklerinin iş çıkarma güçlerinin kasatura kılıç mızrak eğer yapabilecek ussalların adlarıyla sayılarını ve durumlarının saptanmasını sağladım.

On sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba dört tekerlekli öküz arabalarıyla kağnı arabalarının bütün donatımlı ve hayvanları ile binek ve top çeker hayvanlar katırlar yük hayvanlarının deve ve eşeklerin yüzde yirmisine el koydurdum. Savunma hattı yoktur. Savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz onun için küçük büyük her birlik bulunduğu sayede dayatılabilir. Küçük ve ilkel birlik ilk durabildiği noktada yenilen düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. Bulunduğu dayangada sonuna dek dayanmamak ve direnmekle yükümlüdür. Tam bağımsızlık bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz çok düşündük ama sonunda edindiğimiz kanı ve inanç bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Bu yanlışı sürdürmek kesinlikle ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden ayrılması ve uzaklaşması sonucunu doğurabilir. Biz öz saygı ve onuru ile yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Bilgin bilgisiz bütün ulus öğeleri hepsi belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış ama sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir. Tam bağımsızlık demek elbette siyasa maliye iktisat adalet askerlik kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulusun ve ilkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişebileceğimiz kanısında değiliz. Görünüş ve yöntem gereği barış yapabiliriz. Anlaşma yapabiliriz ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz hiçbir zaman yaşamına ve esenliğe erişemeyecektir. Belki maddi savaşımını bırakarak yıkımı sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi bunu kabul edecek nitelikte bulunsaydı 2 yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi. Daha ateşkes anlaşmasının ertesinde durgun bir duruma geçilebilirdi. Ordumuzun kararı saldırıya geçmektir. Ama bu saldırıyı geciktiriyoruz çünkü hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekir. Yarım hazırlıkta yarım önlemle yapılacak saldırı hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüydü. Durmamızı Saldırı kararından vazgeçtiğimiz ya da bu gücünü kazanmaktan umut kestiğimiz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir. Daha sonra şunları söyledim. Osmanlılar göze aldıkları savaşın genişliği ölçüsünde hazırlıkta ve önlemde davranmadıktan ve daha çok duygularıyla tutkuları altında iş görmekten yiyemeyecek gitmişken geri çekilmek zorunda kamışlardır. Ondan sonra Budapeşte’de de duramadılar geri çekildiler Belgrad’da da yenilip geri çekilmek zorunda bırakıldılar balkanları bıraktılar Rumeli’den çıkarıldılar. Bize içinde daha düşman bulunan bu yurdu kalıp bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun tutkularımızdan duygularımızdan vazgeçerek düşünceli olalım. Kurtuluş için bağımsızlık için eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızı vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz.

Sinir gevşetici sözlere aşılamalara önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetimi ve siyasasının yarattığı bu türlü anlayış kötü görünmelidir. Orduyla savaşta direnmeyle bu işin içinden çıkılma biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir yurt ve ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek iş göreceklerin acılı sonuçlarla karşılaşacaklarına kuşku yoktur işte böyle yanlış görüşlü yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl her gün her saat biraz daha gerilemiş biraz daha çökmüştür. Bu çöküş yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki çöküş ahlaki ve manevi değerlerini de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki bu büyük ülkeyi bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen bu olmuştur. Baylar bilirsiniz ki mecliste bu anlattığım dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceğini ortaya atmış olan kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir. Onun için düşüncelerime şunları da ekledim. Dedim ki: baylar, maddi ve özellikle manevi çöküş korkuyla güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar herhangi bir yıkım karşısında ulusun da çalışamaz ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine ileri giderler ki sanki kendi kendilerini alçaltırlar derlerdi biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olamayız. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım balkan savaşından sonra ulusun özellikle ordunun başında bulunanlarda başka biçimde ama bu anlayışla iş görmüşlerdi. Ülkeyi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma çukuruna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. Ona uyacağız. O gerçek şudur: ülkenin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün ulusa sağlam bir iş gücü vermek şimdi baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş araçlarını ne olduğunu söyleyeyim, tam 3 aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Onlardan birincisi en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun kendisidir. Ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. Ulus bu içten gelen isteğinin ne denli güçlü de sevse bu istek ve dileğinin gerçekleşmesi için ne denli çok dayanç ve inanç gösterirse düşmanlara karşı başarı sağlamak için o denli güçlü bir aracımız olduğuna inanırım.

İkinci araç ulusu temsil eden meclisin ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği dayanç ve yiğitliktir. Meclis, ulusal isteğin ne denli çok dayanışma ve birlik içinde belirtirse düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracısı olur. Üçüncü araç ulusun silahlı yavrularından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.

Baylar dedim, bu üç türlü araç ya da kuvvetin düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: iç cephe, görünürdeki cephe. Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir değişebilir yenilebilir. Ama bu durum hiçbir zaman bir ülkeyi bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalınmaktadırlar. Bugüne dek başarı da sağlamışlardır. Gerçekten kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçta içimize dek sokulabilen ara bozucu mikropların araçların bulunduğunu ileri sürmek yersiz değildir. Meclisin anlayışı yükümü ve durumu düşmana umut vermedikçe iş ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz. Meclise bir ya da birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranmakta odluğuna kuşku duyulamamalıdır. Dış işleri bakanlığının dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki istemeyerek de olsa düşmanlara umut verecek en küçük bir belirti gösterildiği sürece ulusal maça ulaşmamız gecikir. Baylar bu sözlerden sonra cephe de bulunacağım sıralarda orduyu duygu ve düşüncelerimde umutsuzluğa düşürecek açık tartışmalardan vazgeçilmesini meclisten rica ettim. Bu konuşmamdan sonra karışıcıların da sözlerini dinledin. Karşıcılarından biri söylediklerimi ve ricalarımı buyruk ve uyarışım gibi yorumladı. Başka biri meclisin duygularındaki temizlikten kuşku duyduğumu ileri sürdü. Bir başkası uygulanmayacak bir şey yapılamaz orduyu bozguna sürüklersin efendim dedi. Temel olan ulustur. Toplumdur. Onun da genel iradesi mecliste belirir. Bu her yerde böyledir. Ama bireyler de vardır. Meclis, yurt ve devlet işlerini bireylerle kişilerle yürütmektedir. Her devletin işlerini yöneten kişi ve kişiler ortadadır. Gerçeği anlamsız kuramlarla yadsımanın yeri yoktur. Bizim önemli ve temel ödevimiz siyasa yapmak değildir. Bizim ve bütün ülkenin ve ulusun bugün biricik ödevi topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle kovup atmaktır. Bunu yapamadıkça siyasa anlamsız bir söz olarak kalır. Bununla birlikte bir dakika için Selahattin beyin sözlerini kabul edelim. Buna ben engel miyim? Başkomutan engel midir? Bu sözün başkomutanlık yasası ile ne ilgisi vardır. Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir karşıtlık düşünülmektedir. Ben ulusal amaca ulaşmak için tek çıkar yolun savaşmak ve savaşta başarı sağlamak olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü bütün kaynaklarımızı bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Gücümüzü dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra ulusu insan gibi yaşayabileceğimizi diyorum. Ben ordumuzun varlığını ve gücünü paramızla orantılı bulundurmak kuramını kabul edenlerden değilim. Paramız vardır ordu yaparız paramız bitti ordu dağılsın. Benim için böyle bir sorun yoktur. Baylar para vardır ya da yoktur ister olsun ister olmasın ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımı da canlandırayım;

Ben ilk kez bu işe başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinir kişiler bana sordular; paramız var mıdır? Silahımız var mıdır? Yoktur dedim. O zaman öyle ise ne yapacaksın? Dediler. Para olacak, ordu olacak ve bu ulus bağımsızlığını kurtaracaktır. Dedim. Görüyorsunuz ki hepsi oldu ve olacaktır. Gerçeği hem cepheyle hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bu adam hem cepheye komuta edecek savaş yönetecek hem de bu işlerle birlikte geri bölgelerde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Hiç kuşku yok! Yapar. Ama yapar dediğim zaman bu, başkomutan şimdi bu cepheyi komuta eder, sonra oradan kalkar filan yere gider, yiyecek işini yoluna koyar, filan yere de gide ikmal işlerini yapar demek değildir. Üzerine büyük işler yüklenmemiş adamların bu konudaki duraksamalarını hoş görmelidir. Bakın size bir örnek vereyim, ben çok toy komutanlar gördüm örneğin bir alay komutanı yeni tümen komutanı olmuş ya da bir tümen komutanı olmuş ya da bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş biraz da bilgisi görgüsü kıt. Biraz da bilgi edinmeye zaman bulamadan güç durumlar karşısında kalmış. Yaşadığı süre içinde bir tümene alışmışken düşman karşısında iki ya da üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca elbette duraksayacak ve güçlük çekecektir.

Bir dümeni komuta ettiği zaman tümenin bütün birliklerini olabildiği kadar göze altında birleştirip yönetebilen toy bir komutan, gözden uzak dayanmalarda bulunan iki üç tümenin savaşını yönetmek zorunda kalınca kendi kendine ben hangi tümenin yanında bulunayım? Onun mu bunun mu? orada mı burada mı? diye sorar. Hayır. Ne orda bulunacaksın ne de burada. Öyle bir yerde bulunacaksın ki hepsini yöneteceksin. O zaman ben hiçbirini gereği gibi göremem der, elbet göremezsin. Elbet gözlerinle göremezsin. Aklınla ve anlayışınla görmen gerekir. Vasıf bey bir konuşmasında demiş ki biz Sakarya savaşından sonra işte şimdiye dek kımıldayamadık kıpırdayamıyoruz. Bu söz kimilerinin yaşa sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış. Baylar bundan çok utanç duydum. Ordunun kımıldamadığını ve kıpırdamayacağını sağlayan bir aymazın sözlerini alkışlamak gerçekten çok tuhaftır. Rica ederim, bunu burada gömelim. Kimse işitmesin. İşte baylar, başkomutanlığın gereksizliğini kanıtlamak için söylenen sözlerin belli başları bunlardır. Benim de bu sözlere verebileceğim yanıtlar işitildi. Bundan sonra düşünüp karar verme meclise düşer. Yalnız bir gerçeği göz önüne sermek zorundayım. Yüce meclisin başkomutanlığın gerekliliğini inandığına kuşku edilmese de karışıcıların hiçbir temele dayanmayan gösterileri meclis kararının istenilmeyen bir biçimde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu baylar biliyor musunuz? Başkomutanlık ne olacağı belirsiz bir durumda askıda bulunuyor. Bu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben ordunun komutasını bırakamıyorsam yasaya aykırı olarak komuta ediyor. Mecliste beliren oylara göre hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirirdim de. Ama önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluluğu karşısında kaldım. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmak zorunda kaldım. Bırakamam ve bırakamayacağım. Artık ordumuzun manevi ve maddi gücü olağanüstü hiçbir önleme başvurmayı gerektirmeksizin ulusal amacı tam bir güvenle gerçekleştirecek mertebeye ulaşmıştır. Bundan dolayı olağanüstü yetkilerin sürdürülmesine gereklik kalmadığı kanısındayım. Bugün ortadan kalktığını görmekle kıvandığımız bu gereksinimlerin bundan sonra da yeniden ortaya çıkmadığını görmekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevi olsa olsa misakı millimizin görevine uygun kesin sonuca ulaşacağımız güne değin sürer. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza kuşku yoktur. O gün değerli İzmir’imiz güzel Bursa’mız İstanbul’umuz Trakya’mız ana yurda katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince bütün ulusla birlikte en büyük mutluluklara ermekte onur kazanacağız. Benim başkaca ikinci bir mutluluğum olacaktır ki o da kutsal savaşımıza başladığımız gün bulunduğum duruma yeniden dönebilmem olanağıdır. Dünyada ulusun bağrında özgür bir birey olmak gibi mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, yüreğinde ve vicdanındaki manevi kutsal tatlardan başka tat bulunmayan kişiler için ne denli yüksek olursa olsun maddi makamların hiçbir değeri yoktur. Her evresiyle düşünülmüş hazırlanmış yönetilmiş ve utkuyla sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun Türk subaylarının ve komuta kurumunun yüksek güçlerini ve yiğitliklerini tarihte bir daha saptanmayan ulu bir yapıttır.

Bu yapıt Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu yapıtı yaran bir ulusun çocuğu bir ordunun başkomutanı olduğum için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur. Efendiler dedim, egemenliği hiç kimse hiç kimseye bilim gereğidir diye görüşmeyle tartışmayla veremez. Egemenlik güçle erkle ve zorla alınır. Osmanoğluları zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan ulusal saltanatını egemenliğini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar meclis ve herkes sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek yöntemine göre saptanacaktır. Ama belki birtakım kafalar geçilecektir. Kamuoyu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı yeğlerim. Egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yöntem sonucu olarak büyük bir makam gösterişli bir insan kazanmış bir alçağın onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşüreceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten neden ve nasıl olursa olsun vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek kertede görecek aşağılık bir yaratığının bir dakika bile olsa bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır. Şuna kıvanabiliriz ki bu alçak atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra alçaklığını tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu davranış önceliği elbette övülmeye değer. Beceriksiz aşağılık duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı atına sığınabilir ama böyle bir yaratığın bütün Müslümanlığın halifesi kimliğini taşıdığını söylemek elbette doğru değildir. Böyle bir görüşün doğru olabilmesi her şeyden önce bütün Müslüman toplumların tutsak olmaları koşuluna bağlıdır.

Oysa dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler bütün tarihimiz boyunca özgürlüğe ve bağımsızlığa simge olmuş bir ulusuz. Değersiz yaşamlarını iki buçuk gün daha alçakla sürükleyebilmek için her türlü düşkünlüğü sakıncasız bulan halifeler oyununu da ortadan kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece devletlerin ulusların birbirileriyle olan ilişkilerinde kişilerin özellikle kendi devletinin ve ulusunun dokuncasına da olsa kişisel durumlarından ve canlarından başka bir düşünmeyecek aşağılık kişilerin önemi olamayacağı yolundaki herkesçe bilinen gerçeği doğruladı. Bu meclis Türkiye halkının meclisidir. Bu meclisin niteliği ve yetkisi yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk yurdunun varlığı ve alın yazısı ile ilgilidir. Ve ancak ona etki yapabilir. Meclisimiz kendi kendine bütün Müslümanlık dünyasına etkin bir güç edinemez baylar. Türk ulusu ve onun temsilcilerinden kurulmuş olan meclisimiz kendi varlığını halife sanını taşıyan ya da taşıyacak bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir baylar. Bundan dolayı Müslümanlık dünyasında kargaşa varmış ya da olacakmış bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Bunu kim söylemişse yalan söylemiştir ve yalan söylüyordur. Bu sözümü kabul etmeyen bir kişiye yanıt verdim. Açıktan açığa dedim ki sen yalan söyleyebilirsin bunu yaradılıştasın. Baylar gürültüye yer olmadığını açıkladıktan sonra dedim ki bizim dünya gözündeki en büyük gücümüz ve erkimiz yeni durumumuz ve niteliğimizdir. Halife tutsak olabilir. Halife adını taşıyanlar yabancılara sığınabilirler düşmanlar ve halifeler el ele verip her şeyi yapmaya girişebilirler. Ama yeni Türkiye’nin yönetim biçimini siyasasını gücünü kesinlikle sarsamazlar. Türk halkının sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tuttuğunu bir kez daha ve kesinlikle söylüyorum.

Egemenlik hiçbir anlamda hiçbir biçimde hiçbir renkte belirtide ortaklık kabul etmez. Şanı ister halife olsun ister ne olursa olsun hiç kimse bu ulusun alın yazısında ona ortak çıkamaz. Ulus buna kesinlikle göz yumamaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun için kaçak halifeyi halifelikten çıkarmakta yenisini seçmekte ve bu konuyla ilgili bütün işlemlerde söylediğim görüşlere uymak zorunludur. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz ama bunca yüzyıllarda olduğu gibi bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasal ve kişisel çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışanların içeride ve dışarıda bulunuşu bizi bu konuda söz söylemekten ne yazık ki şimdilik alıkoyamıyor. İnsanlıkta din duygu ve bilgisi her türlü boş inanlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığı ile arınıp olgunlaşıncaya değin din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır. Ulusumuzun kurduğu yeni devletin altın yazısına işlerine bağımsızlığına şanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız. Ulusun kendisi kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza dek koruyacaktır. Ulusu anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlüymüş gibi düşlenen bir halifenin görevini yapabilmesi için Türkiye devleti ve onun bir avuç insanı halifenin buyruğuna verilemez. Ulus bunu kabul edemez. Türkiye halkı bu denli büyük bir sorumluluğu bu denli akıl almaz bir görevi üstüne alamaz. Ulusa şunu da öğütledim ki, kendimizi dünyanın egemeni saymak aymazlığı artık sürüp gitmemelidir. Dünyadaki gerçek yerimizi dünyanın durumunu tanımamak aymazlığı ile ve aymazlara uymakla ulusumuzu sürüklediğimiz kısımlar yetişir. Bile bile bu acıklı durumu sürdüremeyiz. Baylar, halifelik ve din sorunları ile uğraşıldığı sıralarda anayasadaki bir noktanın kamuoyunda ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik. Cumhuriyet kurulduktan sonra da anayasada bu düğüm kaldıktan başka düğüm olacak.

İkinci bir noktanın daha konulduğunu görenler şaşkınlıklarını gizlememişlerdir. Bugün de gizlememektedirler. Bu noktaları açıklayım. 20 Ocak 1921 günlü anayasanın 7.maddesi ile 21 Nisan 1924 günlü anayasanın 26.maddesi büyük millet meclisinin görevlerini saptar. Maddenin başında meclisin ilk görevi olarak din buyruklarının yürütülmesi vardır. İşte bunun nasıl bir görev olduğunu ve din buyrukları teriminden amacın ne olduğunu anlamakta duraksayanlar vardır. Çünkü sözü geçen madde de büyük millet meclisinin yasaları yakmak değiştirmek yorumlamak kaldırmak gibi sayılan görevleri o denli geniş ve açıktır ki ayrıca ve bağımsızca din buyruklarının yürütülmesi diye bir kalıbın bulunması gereksiz görünmektedir. Çünkü şer i demek yasal demektir. Din buyrukları demekte yasa buyrukları demektir başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaşamaz bu böyle olunca din buyrukları terimi ile anlatılmak istenen kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir. Baylar ilk anayasayı hazırlayanlara kendim başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz yasa ile din buyrukları teriminin bir ilişkisi olmadığını anlatmayı çok çalıştık ama bu terimden kendi sanılarınca bambaşka bir anlam çıkaranları kandıramadık. İkinci nokta baylar, yeni anayasanın ikinci maddesinin başındaki Türkiye devletinin dini İslam dinidir tümcesidir. Bu tümceye daha anayasaya geçmeden çok önce İzmit’te İstanbul ve İzmit gazetecileri ile yaptığımız üzün gir görüşme ve konuşma sonrasında bir gazetecinin şu sorusuyla karşılaştım: yeni hükümetin dini olacak mı? Açıkça söyleyeyim ki bu soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Çünkü pek kısa olması gereken karşılığın o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Çünkü buyrukları arasında çeşitli dinlerden topluluklar bulunan ve her dinden olanlar için adaletli ve eşit işlemler yapmak ve mahkemelerinde adaleti kendi buyruğuna ve yabancılara eşit olarak uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, din ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğini kuşkulu anlam çıkmasına yol açacak niteliklerle sınırlamak elbette doğru değildir. Türkiye devletinin resmi dili Türkçedir dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle yapılacak resmi işlerde Türk dilinin kullanılması gerektiğini herkes doğal sayar. Ama Türkiye devletinin dini İslam dinidir cümlesi böyle mi anlaşılıp kabul edilecektir? Bunun elbette açıklanması ve yorumlanması gerekir. Baylar, gazetecinin sorusuna karşı hükümetin dini olamaz, diyemedim. Tersini söyledim. Vardır efendim, İslam dinidir dedim. Fakat hemen arkasından İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekte bağımlı ve yükümlüdür. Gazeteci verdiğim yanıtı elbette akla yatkın bulmadı ki yeniden şöyle bir soru sordu: yani hükûmet bir dine bağlı olacak mı? Olacak mı olmayacak mı? Bilmem dedim. İşi kapatmak istedim. Ama kapatamadım. Öyleyse dediler, herhangi bir sorun üzerinde inançlarıma ve düşüncelerime uygun bir görüşü ortaya atmaktan hükümet beni yasaklayacak ya da bunun için beni cezalandıracaktır. Oysa herkes kendi içinden gelen sesi susturabilecek midir? o zaman iki şey düşündüm. Biri yeni Türk devletinde her ergin kişi dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır sorusu, öbürü hoca şükrü efendinin kimi yüksek din bilgini arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi din kitaplarında yer alan belirli ve değişmez Müslümanlık buyruklarını yayarak ne yazık ki yanılgıya sürüklendiği görülen Müslüman kamuoyunu aydınlatmayı kaçınılmaz bir ödev saydık diye başlayan İslam halifeliğinin görevi şeriat buyruğunu savunup korumakta peygamberin yerini tutmaktır. Dinsel hükümler koymakta da yüce peygamber efendimizin vekilliğini yapmaktır. Oysa hocanın dediklerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği ve vicdan özgürlüğünü kaldırmaya çalışmaktır. Bundan başka hocanın bilgi dağarcığı yezitler zamanında yazdırılmış baskı yönetimiyle ilgili kuralları kapsamıyor muydu? Öyle ise anlamı ve kavramı artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış olan devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerini görevlerini, din ve din krallığı kılığına sokarak kimler ve niçin aldatılacaktır? Gerçek bu olmakla birlikte, o gün İzmit’te bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da yeni anayasa yapılırken, laik hükümet teriminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek amacıyla yasanının 2. Maddesini anlamsız kılan bir terimin konulmasına göz yumulmuştur. Anayasanın 2. Ve 26. Maddelerinde gereksiz görülen ve yeni Türkiye devleti ile cumhuriyet yönetiminin ilerici niteliği ile bağdaşmayan terimler, devrim ve cumhuriyetçe o zaman için sakınca görülmeyen ödünlerdir. Ulus anayasamızdan bu gereksiz terimleri ilk elverişli zaman da kaldırmalıdır.

DEVAM EDECEK...

Yorumlar (0)