80’lerde, 90’larda ana haber bülteni dendi mi zaman dururdu.
Hiç unutmuyorum; dedem “Ajans başladı, bitmeden sofraya oturulmaz” derdi.
Çünkü haber sadece bilgi değildi.
Güvendi.
Radyoda da, televizyonda da bültenlerin ayrı bir ağırlığı vardı.
Reytingler de bunu doğrulardı.
TRT'de Fulin Arıkan’ın 17 Ağustos gecesinden başlayıp ertesi güne sarkan kesintisiz sunduğu yayın hâlâ hafızalarda.
Saniyelik gelişmeler akarken; sesindeki denge, kelimelerindeki özen, duruşundaki ciddiyet…
Bu mesleğin sadece “okumak” değil, taşımak olduğunu gösteriyordu.
Duygu nasıl kontrol edilir?
Haberde mesafe nasıl korunur?
Ses nasıl titremez?
Meslek ahlakı nedir?
Hepsinin cevabı o ekranda vardı.
Ali Kırca ve Reha Muhtar döneminde ana haber bülteni, hayatın çok yönlülüğüne açılan bir pencereydi.
Başlıklar toplumu karamsarlığa sürüklemez, gerçekçi ama çözüm ihtimalini açık bırakan bir çerçeve kurardı.
Bilim vardı.
Sanat vardı.
Kültür, spor, teknoloji, dünya…
Ve evet, üçüncü sayfa da vardı.
Ama ölçüyle, editör süzgeciyle, sorumlulukla.
Çünkü bir baba ile kızı, bir anne ile oğlu aynı anda ekran başında olabilir diye düşünülürdü.
Şiddet teşhir edilmezdi.
Taklit doğurabilecek örneklerden özellikle kaçınılırdı.
Bugüne bakalım.
Haber merkezlerinin halk nezdindeki saygınlığının eridiğini söylemek abartı değil.
Çünkü bugün izleyici zaten gergin.
Daha fazla gerilmek istemiyor.
Zaten yorgun.
Daha fazla yorulmak istemiyor.
Ve en önemlisi:
İnandığı haber sayısı azalıyor.
Bu tablo reytinglere de yansıyor.
Bir zamanlar 6’ları, 7’leri gören ana haberler bugün o seviyelerin yanına bile yaklaşamıyor.
Ama buna rağmen bültenlerin dili değişmiyor.
Kaza.
Şiddet.
Facia.
Öfke.
Aynı başlıklar, aynı ton, aynı tekrar…
Sanki bir editoryal tercih değil de otomatik bir üretim bandı.
Oysa mesele açık:
İzleyici haberi terk etmiyor.
Televizyonda ana haberi takip etmeyi istemiyor.
Yani sizin için bir degeri var mı bilmem:"Halk şiddet ve olumsuz ögeleri ekranda istemiyor"
Bir başka kırılma da ekranda yaşanıyor.
Haberci, haberi taşıyan değil; adeta sahneye çıkan bir figüre dönüşüyor.
Üslup kayıyor.
Mesafe kayboluyor.
Yorum, haberin önüne geçiyor.
Ve en tehlikelisi:
Güven aşınıyor.
Bugün insanlar sadece ne olduğunu değil,
neden bu şekilde anlatıldığını da sorguluyor.
Çünkü haber; korku üretmek için değil,
toplumu anlamak ve anlatmak için vardır.
Ve sonra bir zaman geliyor…
Gündemi televizyondan değil, yerli medyadan hiç değil; yabancı basından takip eder hale geliyorsunuz.
Ajans bitmeden sofraya oturmayan dedenin torunu olan ben,
artık evimde haber saatinde televizyon açmıyorum. Hele küçük bir çocuğun olduğu yerde haber ekranda açıksa ne yapıp edip o televizyonu kapatıyorum.
Cımbızla seçip ekrana taşıdığınız o bir saatlik kaos…
Sizin olsun.
Sizin olsun ki birbirimize korkuyla değil, güvenle bakalım.
Sizin olsun ki bir otobüse, bir uçağa, bir sokağa
“acaba ne olacak?” tedirginliğiyle değil,
insan olmanın doğal cesaretiyle çıkabilelim.
Çünkü sizin anlattığınız dünyada yaşamak zorunda değiliz.
Ve asıl mesele şu:
Siz bu dili sürdürdükçe,
haber vermiyorsunuz…
insanları hayattan uzaklaştırıyorsunuz.
Şimdi soruyorum:
Habercileri kim yönetiyor? Vicdanı yerinde mi? İnsaniyetinin nabzı atıyor mu?
Reyting mi?
Algoritma mı?
Yoksa kolaycılık mı?
Çünkü ortada bir gerçek var:
Halkın hayatı sadece karanlıktan ibaret değil.
Ama ekrana bakınca öyle sanıyorsunuz.
İşte o an…Sadece kanal değil toplum kaybediyor.
Haydi selametle...





