09 Mayıs 2014 Cuma 20:24
Aşk ve kimyamız
“Pek çok araştırmacı aşkın genel tek bir faktörden mi yoksa birkaç faktörden mi oluştuğu sorusuna yanıt bulmak için faktör analizi gerçekleştirmiştir. Bunların sonucunda, çeşitli duygu, davranış ve tutumları içeren tek bir temel aşk faktörü olduğu sonucuna varmışlardır. Araştırmacılar bu birleştirici faktöre rağmen çok daha fazla sayıda aşk türü olduğu görüşünde birleşmektedirler.”

Yaklaşık 30 yıldır psikoloji biliminin çalışma alanı içinde yer alan aşk kavramı, bundan çok daha uzun bir süredir başta edebiyat olmak üzere sanatın tüm dallarında ve günlük yaşamda en çok dile getirilen temalardan birisi olmuştur.

Her insanın yaşamının bir döneminde en az bir kez yaşadığı ya da yaşamayı umut ettiği bir duygusal durum olan aşkı ele alan psikoloji çalışmaları gözden geçirildiğinde çoğunlukla gençlerle, onların aşkla ilgili yaşantı ve ideolojilerini belirlemek amacıyla yapılmış olan araştırmaların gerçekleştirildiği görülmektedir.

Aşk fenomeni, 1970'lerin ortalarında sosyal psikoloji araştırmalarında üretken bir çalışma konusu olmuş fakat aşkın bilimsel olmadığı yönündeki baskılar ve görgül çalışmaların romantik aşkın özünü yakalayamamış olması nedeniyle bu konuya ilişkin araştırma etkinlikleri azalmıştır. Ancak aşk olgusu kavramsal olarak daha kapsamlı bir biçimde, 1980’lerin ortalarında yeniden üretken bir çalışma konusu haline gelmiştir (Clark ve Reis, 1988).

Aşkla ilgili literatüre göz atıldığında ilk dikkati çeken şey bu kavramın tanımlanmasındaki çeşitlilik ve araştırmacılar tarafından dile getirilen güçlüktür. Aşk konusunda çalışma yürüten araştırmacıların karşılaştığı başlıca sorun aşkın farklı kişiler için farklı şeyler ifade ediyor olmasıdır. Bu durum araştırmacıların farklı aşk türleri sınıflandırmaları yapmalarına yol açmıştır (Rubin, 1988).

Pek çok araştırmacı aşkın genel tek bir faktörden mi yoksa birkaç faktörden mi oluştuğu sorusuna yanıt bulmak için faktör analizi gerçekleştirmiştir. Bunların sonucunda, çeşitli duygu, davranış ve tutumları içeren tek bir temel aşk faktörü olduğu sonucuna varmışlardır. Araştırmacılar bu birleştirici faktöre rağmen çok daha fazla sayıda aşk türü olduğu görüşünde birleşmektedirler.

Aşkın Sınıflandırılması – Aşk Türleri

Aşk fenomeninin psikoloji çalışmalarında yer almasıyla birlikte bazı araştırmacılar aşkın türlerini ya da bileşenlerini sınıflandırmaya çalışmışlardır.

Tutkulu aşk – Arkadaşça Aşk

Aşka ilişkin en temel sınıflandırma tutkulu ve arkadaşça aşk sınıflandırmasıdır (Walster ve Walster, 1978. akt. Westen, 1996). Bu sınıflandırmanın çıkış noktası Berscheid ve Walster’in tutkulu, romantik aşkı uygun bilişsel işaretlerle eşleşen fizyolojik uyarılma olarak tanımladığı yaklaşıma dayanmaktadır.

Tutkulu aşk, tüm ilgi ve dikkatin belli bir kişiye yöneltildiği, mümkün olan tüm zamanın bu kişiyle geçirilmek istendiği ve çoğunlukla bu kişiyle ilgili gerçekçi olmayan değerlendirmelerin yer aldığı yoğun bir duygusal durum olarak tanımlanmaktadır. Tutkulu aşkta bir başkasına karşı yoğun bir fizyolojik uyarılma ve yönelim söz konusudur. Günlük dilde, “her an onu düşünüyorum”, “bulutların üzerinde geziyor gibiyim” gibi ifadelerle dile getirilen duygular tutkulu aşk olarak sınıflandırılan duruma karşılık gelmektedir.

Hatfield’ in (1988) tanımına göre “tutkulu aşk, diğer kişiyle birlikte olmak için yoğun istek duyma ve derin bir fizyolojik uyarılma durumudur. Karşılıklı aşk (diğer kişiyle birlikte olma) tatmin ve coşku, karşılıksız aşk (ayrılma) ise boşluk, kaygı ve üzüntü ile ilişkilendirilir.

Hatfield ve Walster (1981, akt. Baron ve Byron, 1997) tutkulu aşk için üç temel koşul tanımlamışlardır. Birinci koşul, kişinin aşk kavramını kabul eden ve gençlere öğreten bir kültürde yetişmiş olmasıdır. Tutkulu aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul, uygun bir aşk nesnesinin varlığıdır. Çoğu kişi için bu karşı cinsin fiziksel olarak çekici bir üyesidir. Üçüncü koşul ise aşk olarak yorumlanabilecek duygusal uyarılma durumudur.

Tutkulu aşk duygusunu ölçmek amacıyla Hatfield ve Sprecher (1985; akt: Hatfield,1988) “Tutkulu Aşk Ölçeği”ni (The Passionate Love Scale: PLS) geliştirmişlerdir. Ölçek “birlikte olma isteği” nin bilişsel, duygusal ve davranışsal göstergelerini içermektedir.

Bilişsel bileşenler: 1. Sürekli olarak partneri düşünme veya onunla meşgul olmayı, 2. Âşık olunan kişinin veya ilişkinin idealleştirilmesini, 3. Âşık olunan kişiyi tanıma ve onun tarafından tanınma arzusunu ölçen toplam sekiz maddeyi içermektedir.

Duygusal bileşenler: 1. Diğerine karşı çekim- özellikle cinsel çekim; işler yolunda gittiğinde olumlu duygular hissetme, 2. Bir şeyler ters gittiğinde olumsuz duygular hissetme, 3. Aşkına karşılık isteme; sadece sevmek değil karşılığında sevilme isteği, 4. Tam olarak ve sürekli birlikte olma arzusu, 5. Fizyolojik uyarılma ile ilgili onsekiz maddeden oluşmaktadır.

Davranışsal bileşenler: 1.Diğerinin duygularını belirlemeye yönelik davranışlar, 2.diğer kişiyi incelemek, 3.diğerine yardım etmek ile ilgili toplam dört madde içermektedir.

Hatfield ve Walster’a (1978, akt.Hatfield, 1988) göre duygular hem zihin hem de beden tarafından şekillendirilirler. İnsanların zihinlerinde taşıdıkları ne hissetmeleri gerektiği ile ilgili yarı bilinçli sayıltılar hissettikleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. İnsanlar toplumdan, ebeveynlerinden, arkadaşlarından ve kendi yaşantılarından kimin çekici olduğunu, tutkunun nasıl bir duygu olduğunu ve âşık olan kişinin nasıl davranacağını öğrenirler. Yani bilişsel faktörler insanların duygularını nasıl yorumlayacaklarını belirler. Fakat insanlar ancak belli bir duyguya uygun nörokimyasal ve otonomik sinir sistemi tepkileri yaşarlarsa bir duygu hissedebilirler. Yani, zihin ve beden duygulara vazgeçilmez katkılarda bulunur. Fizyolojik faktörler insanların ne hissedeceğini ve ne yoğunlukta hissedeceğini belirler. Bilişsel faktörler de, duygusal yaşantıyı nasıl algılayıp, yorumlayacaklarını belirler.

Tutkulu aşktan farklı olarak arkadaşça aşk terimi, olumlu duygular, karşılıklı hoşlanma ve saygı, benzerlik gibi faktörlere dayanan, derin şefkat ve duygusal yakınlık içeren duruma karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu tür aşk, paylaşılan duygular ve yaşantılar yoluyla zamanla gelişir.

Hatfield (1988), arkadaşça aşkı “yaşamımızı sıkı sıkıya bağladığımız kişiye karşı duyduğumuz sevgi“ olarak tanımlamıştır. Ona göre, arkadaşça aşkın bazı tanımlayıcı özellikleri vardır. Bilişsel özellikler: bu tür aşkta kişiler kendilerini açmaya ve partnerlerinin sırlarını dinlemeye isteklidirler. Birbirlerinin geçmişleri, değerleri, güçlü ve zayıf yanları, umutları ve korkularını paylaşırlar. Duygusal özellikler: tutkulu aşkta kişiler genellikle yakınlık isterken arkadaşça aşkta bu yakınlığa sahiptirler. Partnerlerini başkalarından daha çok sevdiklerini hissederler. Davranışsal özellikler: Kişiler bu tür aşkta fiziksel olarak birbirlerine yakın mesafededirler ve birbirlerine dokunurlar.

Rubin (1970, akt. Baron ve Byrne, 1997) romantik aşk olarak adlandırdığı bu aşk türünün diğer kişi için sorumluluk duyma, kendini açma ve şefkat gibi öğeleri içerdiğini belirtmiştir. Geliştirdiği Sevme Ölçeği de ağırlıklı olarak arkadaşça aşkı ölçmektedir.

Pekiştirme kuramcılarına göre arkadaşça aşkın ortaya çıkması için o kişinin hoşnutlukla ilişkilendirilmesi gerekir. Birisine ne kadar arkadaşça aşk (sevgi) duyacağımız, onunla olmayı ne kadar güvenli, memnuniyet verici ve pekiştirici bulduğumuzun bir işlevidir.

Tutkulu aşk coşku veya büyük acıyla artarken, arkadaşça aşk, yalnızca hoşnutlukla yoğunlaşır. Acı, arkadaşça aşk duygularını azaltır (Hatfield,1988).

Westen’a (1996) göre, arkadaşça aşk, uzun süreli bir ilişkiyi olası kılan duygusal bağdır ancak bu iki tür aşk sıklıkla birlikte yaşanır ve uzun süreli bir ilişkinin farklı anlarında kişiler tutkulu aşkı yeniden hissedebilirler.

Lee’nin Aşk Stilleri Sınıflandırması

Lee (1988) İngilizcede aşka (sevgiye) karşılık gelen bir tek sözcük (love) bulunmasının aşkın tek bir ilişki türü olarak düşünüldüğünün göstergesi olduğunu ileri sürmüştür. Böyle düşünüldüğü içinde aşk yaşantısındaki farklılıkların nicelikteki farklılıklar olarak ölçüldüğünü belirtmiştir.

Lee, bu yaklaşımın aşkı siyah-beyaz bir resim olarak görmeye benzediğini oysa aşkın renkli bir resmini oluşturmak gerektiğini öne sürerek aşkı açıklamak için bir renk analojisi kullanmıştır.
Lee’ ye göre aşkı renk benzetmesi ile ele almanın iki yararı vardır. Birincisi, bu yolla insanların tıpkı farklı renkleri tercih ettikleri gibi farklı aşk türlerini de -aşk stillerini- tercih edebileceklerinin farkına varılabilir. Böylece insanlar başkalarının aşkını gerçek aşk olarak görmemekten vazgeçebilirler.

Ayrıca, aşka renklere bakıldığı gibi bakılırsa umulduğu gibi gitmeyen geçmiş aşklar da farklı bir şekilde değerlendirilebilir. Bu bakış açısıyla geçmiş aşklar için “sanırım onu gerçekten sevmemişim, bir çılgınlıkmış” demek yerine, ona duyduğum bir tür aşktı ama tercih ettiğim aşk türü değildi” denilerek yaşantılardan daha fazla şey öğrenmek mümkün olacaktır.

Lee’nin aşk stilleri görüşünde kişinin aşk stili tercihi doğuştan getirdiği ve değişmez tercihler değildir. Aşk stilleri, insanların zaman içinde öğrendiği aşk ideolojileridir. Ve tüm ideolojiler gibi değişebilirler. Lee’nin aşk tipolojisinde Yunanca sözcüklerle adlandırdığı üç birincil ve üç ikincil olmak üzere altı aşk stili yer almaktadır: Eros, Storge, Ludus, Mania, Pragma ve Agape.
Lee’nin tipolojisine göre üç tane temel –birincil– aşk stili vardır. Diğer tüm aşk stilleri bunların bir kombinasyonudur. Lee’ ye göre aslında pek çok aşk stili türetilebilir ve bunların sayılarını belirlemeye çalışmanın anlamı yoktur. O’nun tipolojisinde yer verdiği diğer üç aşk stili ise toplumda en fazla gözlenen ikincil aşk stilleridir.

Birincil Aşk Stilleri

Eros – Tutkulu aşk: Eros stilindeki aşk daima güçlü bir fiziksel çekimle başlar. Bu stili tercih eden aşıkların kafasında ideal bir partner tipi vardır ve bu ideal tipin çok fazla rastlanır olmadığının farkındadırlar. Bu yüzden o ideale uyuyor görünen birisiyle karşılaştıklarında yoğun heyecan yaşarlar.

Storge – Arkadaşça aşk: Bu aşıkların kafalarında fiziksel olarak ideal tip yoktur, asla bilinçli olarak partner seçmezler. Eğlenceli aktiviteler seçerler, aynı şeyleri yapanlarla tanışır bunları birlikte sürdürürler. Yani etkinlikleri ve ilgileri paylaşmak önemlidir.

Ludus – Oyun gibi aşk: Bu aşk stilinde kişiler aşkı bir oyun ya da keyifli bir yaşantı olarak görürler. İlişkiyle fazla ilgili değildirler. İlişkilerini sorumluluk almadan özgürce sürdürmek isterler. Çok eşliliğe açıktırlar.

İkincil Aşk Stilleri

Mania – Sahiplenici aşk: Bu aşk stili eros ve ludic stillerinin karışımıdır. Takıntılı biçimde âşık oldukları kişiyle meşguldürler, onun tarafından sevildiklerinin sürekli onaylanmasını beklerler. Kıskanç ve sahiplenici davranırlar. Sevgililerine karşı tutarsızdırlar.

Pragma - Mantıklı aşk: Ludus ve Storge stillerinin bir kombinasyonudur. Bu stilde insanlar adeta alışveriş listesi gibi bir liste ile yola çıkar ve âşık olacakları uygun birini ararlar. Bu erostaki gibi belli bir fiziksel tip belirlemekten oldukça farklıdır. Aşkı bu şekilde yaşayanlar partnerlerinde önceden belirledikleri özellikleri aramakta ve ilişkide uyuma önem vermektedirler.

Agape - Özgeci Aşk: Bencil olmayan, verici aşkı ifade eder. Bu aşk stilinde kişi aşkı bir “görev” gibi görür. Yani âşık kalbiyle değil aklıyla hareket eder. Bu aşk stili, duygudan çok niyetin ifadesidir. Eros ve storge stillerinin bir kombinasyonudur. Bu aşk stilinde, âşık sevdiği kişiyi şefkatle gözetmek için yoğun bir görev hissi duyar ve o kişiyi böyle bir gözetime ihtiyacı olan kişi olarak tanımlar. Dolayısıyla, partnerinin kendisine ihtiyacı olmadığına ya da onun başkasıyla daha mutlu olacağına karar verirse ilişkiyi bitirebilir.
Lee’nin yaklaşımına göre, birincil ve ikincil aşk türlerinin dışında bunların olası kombinasyonları kadar farklı aşk türünden söz etmek mümkündür.

Aşka İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar

Bu bölümde aşk fenomenini açıklamaya yönelik çeşitli kuramsal yaklaşımlar ele alınmıştır. Bunlardan ilki Bowlby’nin bağlanma kuramını esas alarak aşkı açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır. Aşkın bir bağlanma süreci olarak kavramsallaştırıldığı bu yaklaşım gelişimsel ve sosyoevrimseldir. Ele alınan ikinci kuramsal yaklaşım, Sternberg’in üçgen aşk kuramıdır. Bu, esas olarak yapısal bir modeldir ancak aşkta yer alan hem yapılara hem de süreçlere yer vermiş olması açısından önemli bir yaklaşımdır. Daha sonra üzerinde durulacak olan yaklaşım evrimsel biyolojik yaklaşımdır. Aşkın hem yakın hem de nihai amaçlarını ele alan bu yaklaşım aşk eylemlerine verdiği önem bakımından diğerlerinden farklılık göstermektedir. Ardından ele alınan kuram Reik’in Tamamlayıcılık Kuramıdır. Bu yaklaşım insanların kendilerini tamamlayacak kişilere âşık olduklarını öne sürmekte ve benzerliğin aşk üzerindeki etkisiyle ilgili yordamalarda da bulunmaktadır. Bu bölümde son olarak Berscheid ve Walster’in romantik aşk kuramından söz edilecektir. Bu kuram Schacter’in iki faktör kuramına dayanarak aşkı açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır.

Bağlanma Kuramı Açısından Aşk

Modern psikolojinin en önemli kuramlarından biri Bowlby’nin bağlanma süreçleriyle ilgili kuramıdır. Bowlby’nin temel amacı bebeklerin birincil bakıcılarına nasıl bağlandıklarını ve onlardan ayrıldıkları zaman yaşadıkları duygusal stresi açıklamak ve tanımlamaktır. Bowlby, aynı zamanda bağlanma davranışının insanoğlunu beşikten mezara kadar şekillendirdiğini söyler (1979, akt. Hazan ve Shaver, 1987.) Bowlby’nin bağlanma kuramı, bebeklerin ve çocukların birincil bakıcılarından (genellikle anne) belli sürelerle ayrı kalmaları sırasında gösterdikleri tepkilerin gözlenmesinden ortaya çıkmıştır. Bowlby, bu ayrılma durumunda bebeklerin gösterdikleri tepkileri gözlemleyerek diğer pek çok primat araştırmacısının gözlemlerine benzer gözlemlere ulaşmıştır. İnsan ve primat yavruları annelerinden belli bir süre ayrıldıkları zaman tahmin edilebilir bir dizi duygusal tepki göstermektedir. Bunlardan birincisi karşı koymadır. Bu tepki ağlama, aktif arama ve diğerlerinin sakinleştirici çabalarına karşı koyma gibi davranış biçimlerini içerir. İkinci tepki, çaresizliktir. Bu tepki pasif- hareketsiz kalma ve açıkça üzülme davranışlarını içerir. Üçüncü duygusal tepki ise sadece insanlara özgüdür ve kopma olarak adlandırılır. Bu tepki anne geri döndüğünde onu yok sayma ve ondan kaçınma davranışlarını içerir.

İnsan yavruları ile primat yavrularının duygusal tepkileri arasındaki bu dikkat çekici benzerlik Bowlby’i bunun evrimsel bir durum olduğu sonucuna götürmüştür. O, bu duygusal bağın bebekleri anneden kısa süre ayrılmalarda av olmaktan ve diğer çevresel tepkilerden korumak gibi biyolojik bir işlevi olduğunu varsaymıştır. Bağlanma sistemi davranış sistemlerinden sadece biridir (örneğin bakıcılık, çiftleşme ve keşfetme gibi). Bu sistemler farklı davranış dizileri ve işlevlere sahip olmakla birlikte Bowlby’e göre bu sistemler içinde en merkezi ve en kritik öneme sahip olan sistem bağlanma sistemidir. Ona göre bu davranış sistemi diğerlerinin düzenli ve sağlıklı çalışmalarını sağlar. Anneyi güvenlik üssü olarak kullanan bebek diğer davranış sistemlerini geliştirir. Annenin güvenliğinden mahrum kalan bebek sosyalleşme ve keşfetmeye yönelik davranışlarına son verir. Çünkü bağlanma davranış sistemi harekete geçmiştir, bebek tekrar annenin varlığını kazanmaya çalışmakla meşguldür. Sistematik gözlemler bebeğin periyodik olarak annenin varlığını ve ilgisini kontrol ettiğini göstermektedir. Eğer anne uzaklaşır veya dikkatini başka bir yere yönlendirirse bebek onun dikkatini tekrar kazanmak için ona döner ya da seslenir. Bağlanma sistemi güçlü bir şekilde harekete geçerse bebeklerin çoğu ağlarlar ve anneyle fiziksel teması ararlar. Anne güvenlik üssü olarak ortamda bulunuyorsa bağlanma sistemi hareketsiz olduğu için bebek mutlu bir şekilde oynar, gülümser, oyuncaklarını ve keşiflerini anneyle paylaşır ve diğer insanlara sıcak ilgi gösterir. Bu anlamda bağlılık, mutluluk, güvenlik ve özgüvenin temelidir. Bowlby, bebeklerin kendileri ve temel sosyal etkileşim partnerleri için zihinsel modeller oluşturduklarını ve bu modellerin tüm yaşamı boyunca kişinin sosyal davranışlarını ve duygularını düzenlediğini öne sürmüştür. Bowlby’nin kuramı üç önermede özetlenebilir:

Birinci önerme: Bir bireyin bir bağlanma figürünün her istediğinde var olacağı konusunda duyduğu güven ne kadar fazlaysa kronik veya yoğun korkuya yatkınlığı böyle bir güveni olmayan birine göre o oranda azdır.

İkinci önerme: Bu güvenlik duygusunun varlığının ya da yokluğunun gelişimi bebeklik, çocukluk ve ergenliği kapsayan süreçte yavaşça oluşur. Ve o yıllarda gelişen beklentiler yaşam boyu değişmeden sürer.

Üçüncü önerme: Kişilerin güven figürünün varlığı ya da ilgisine ilişkin bu beklentileri onların erken dönemlerde yaşadıkları gerçek yaşantılarının doğru bir yansımasıdır (Bowlby,1973, akt.Simpson, 1990).

Bowlby’nin kuramından yola çıkarak bağlılık ilişkilerinin türlerini belirlemeye çalışan Ainsworth, Blehar, Waters ve Wall (1978, akt.Hortaçsu, 1997) bebeklerin üç farklı türde bağlanma ilişkisi gösterdiklerini bulmuştur. Bunlar, güvenli bağlanma (secure attachment), kaygılı/çelişkili bağlanma (anxious/ambivalent) ve kaçınıcı bağlanmadır (avoidant attachment). Güvenli bağlanma gösteren bebekler anneleri yanlarındayken ondan uzaklaşıp çevreyle ilgilenir, yabancılarla iletişime girme konusunda rahat davranır, anneleri uzaklaşırsa ya kısa bir süre ağlayıp sonra oyuna dalar ya da fazla tedirginlik göstermezler. Anneleri geri döndüğünde sevinip ona sarılır ve onunla ilişkilerini sürdürürler. Kaygılı/çelişkili bağlanma gösteren bebekler anneden ayrılıp çevreyle ilgilenmezler, anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse ağlarlar ve bir yandan ona sarılıp bir yandan da iterler. Kaçınıcı bağlanma gösteren bebekler ise anneleri yanlarındayken çevreyle ve yabancılarla ilgilenirler, duygularını anneleriyle paylaşmazlar, bir bakıma annelerinden bağımsız bir biçimde çevreyi araştırırlar, anneleri yanlarından ayrılıp geri dönerse onunla ilgilenmez, görmezden gelip oyunlarına devam ederler.

Hazan ve Shaver, Bowlby’nin zihinsel modeller ve bunun kişiliğe yansımaları ve Ainsworth’un bağlanma türlerine ilişkin görüşlerini romantik aşka uyarlamaya çalışmışlardır. Onlara göre bütün önemli sevgi ilişkileri Bowlby’nin ifade ettiği anlamda bağlanmalardır.

Hazan ve Shaver bağlanma türleriyle romantik aşkı ilişkilendirerek bunların kişilerin âşık oldukları kişilerle ilişkilerini belirlediğini savunmuşlardır. Bu görüşe göre, güvenli âşıklar başkalarına yaklaşmaktan ve başkalarının kendilerine yaklaşmasına izin vermekten rahatsız olmazlar ve terk edilme korkusu duymazlar. Kaçınıcı âşıklar, başkalarına fazla yakın olmaktan rahatsız olurlar. Başkalarına bağlanmak ve güvenmek onlar için güçtür. Kaygılı – çelişkili âşıklar ise âşıklarının kendilerini yeterince sevmediğini düşünürler (Hortaçsu, 1997).
Shaver, Hazan ve Bradshaw’a (1988) göre, aşkı bağlanma kuramı ile açıklamanın doğurguları şunlardır: 1) Aşk biliş, duygu ve davranışları içeren karmaşık dinamik bir sistemdir. Tek boyutlu bir fenomen, bir tutum veya basit bir fizyolojik uyarılma değildir, 2) Bağlanma gibi aşkta biyolojik temellere ve işlevlere sahiptir, 3) Romantik aşk kişinin bağlanma geçmişine göre farklı şekiller alır.

Üçgen Aşk Kuramı

Bu üç parçalı kuram hem aşkın doğası (yapısı) hem de çeşitli ilişkiler içindeki aşkları açıklamaya çalışan bir kuramdır. Bu kuram adını, aşkın bir üçgenin köşelerini oluşturan bileşenler olarak temsil edilebileceği görüşünden alır. Bu üç bileşen duygusal yakınlık (üçgenin tepe noktası), tutku (üçgenin sol alt köşesi), karar/taahhüt (bağıtlılık) (üçgenin sağ alt köşesi) dür (bileşenlerin köşelere atanması keyfidir) (Sternberg, 1986).

Duygusal yakınlık bileşeni aşk ilişkisinde yakınlık ve birleşmişliği işaret eder. Bu nedenle, bu bileşenin alanı, aşk ilişkisi içinde yaşanan sıcaklık duygularını içerir.

Tutku bileşeni aşk, fiziksel çekim, cinsel tatmin ve bunlarla ilişkili fenomenlere işaret eder. Dolayısıyla tutku bileşeninin alanı bir aşk ilişkisi içinde yaşanan tutkuya neden olan güdüsel ve diğer şekillerdeki uyarılmaları içerir.

Karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeni, kısa dönemde kişinin birisini sevdiğine karar vermesine, uzun dönemde ise bu sevgiyi (aşkı) sürdürme yönündeki bağlılığına işaret eder. Böylece karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeninin alanı aşk ilişkisinin varlığı ve devamı ile ilgili karar süreçlerini içeren bilişsel öğeleri kapsar.

Genel olarak, duygusal yakınlık bileşeni bir ilişki içindeki duygusal yatırımı, tutku bileşeni güdüsel katılımı, karar/taahhüt (bağıtlılık) bileşeni ise bilişsel süreçleri ifade eder. Başka bir bakışla, duygusal yakınlık “sıcak”, tutku “kızgın (ateşli)”, karar/taahhüt (bağıtlılık) ise “soğuk” olarak görülebilir (Sternberg, 1986).

Üçgen Aşk Kuramına Göre Aşk Türleri:

Aşkın bileşenleri ve bunların birbirleri arasındaki ilişki, bu bileşenlerin farklı kombinasyonlarının oluşturduğu aşk türlerinin incelenmesiyle daha iyi anlaşılabilir.

Aşkın bileşenlerinin sekiz olası alt seti vardır;

Aşksız ilişki:Aşkın üç bileşeninden hiç birisinin olmadığı ilişki türüne karşılık gelir. Günlük yaşamdaki ilişkilerin pek çoğu bu türdendir.

Hoşlanma: Sadece yakınlık bileşeninin yaşandığı, tutku ve karar/taahhüt bileşeninin olmadığı aşk türüdür. Burada kullanılan hoşlanma terimi yüzeysel olmayan bir anlamda kullanılmaktadır. Bir arkadaşa karşı hissedilen duygulara karşılık gelir.

Delicesine / Tutkulu aşk: İlk görüşte aşktır. Yakınlık ve karar/taahhüt bileşenleri yoktur, tutku bileşeni vardır. Bu tür aşk, hızlı ortaya çıkar ve çoğunlukla aynı hızda da yok olur. Genellikle, yoğun fizyolojik uyarılmayla karakterize edilir.

Boş aşk: Karar/taahhüt bileşeninin olup diğer bileşenlerin olmadığı aşk türüdür. Uzun süreli ilişkilerin sonunda duygusal yakınlık ve fiziksel çekimin yok olduğu ama taahhüdün insanları birbirine bağladığı ilişkilerde görülür. Taahhüdün olmadığı bir durumda böyle bir aşk, aşksızlığa çok yakındır. Batılı toplumlarda uzun süreli evliliklerin sonunda görülen bu aşk türü görücü usulü evliliklerin yaygın olduğu toplumlarda ilişkilerin başında görülür.

Romantik aşk: Bu aşk türü, yakınlık ve tutku bileşenlerinin bir kombinasyonudur. Romantik âşıklar, sadece fiziksel çekim duymayıp duygusal olarak da bağlanırlar.

Arkadaşça aşk: Yakınlık ve karar/taahhüt bileşenlerinin bir kombinasyonudur. Sıklıkla, tutkunun başlıca kaynağı olan fiziksel çekimin son bulduğu uzun süreli evliliklerde görülen aşk türüdür.

Aptalca aşk: Yakınlık bileşeninin olmadığı, tutku ve karar/taahhüt bileşeninin olduğu aşk türüdür. Yakınlık bileşeninin olmaması nedeniyle istikrarlı hale gelmeden, sadece tutku üzerine taahhüdün kurulduğu ilişkilerde görülür.

İdeal – tam aşk: Üç bileşenin kombinasyonuyla ortaya çıkan aşk türüdür. Bu tür aşk ilişkisinin kurulması, süreceği anlamına gelmez. Pek çok insanın yaşamak istediği romantik ilişki türüdür.

Buraya kadar sözü edilenlerden tüm aşk üçgenlerinin aynı olduğu izlenimi edinilebilir. Ancak Sternberg, üçgen kuramını, aşkın karmaşıklığını dikkate alarak genişletmiştir.

Evrimsel Biyolojik Aşk Kuramı

Evrimsel bakış açısıyla aşk, diğer insan özellikleri gibi, atalarımızın başarılı üremelerini sağlayan bir adaptasyondur. Bu adaptasyon, iki insanı onların bakımına gereksinimi olan bir bebeğin ebeveyni olmaları için birbirine bağlamaktadır (Hazan ve Shaver, 1987).

Aşka ilişkin evrimsel yaklaşım, aşkın doğal olarak oluşan bir eylemler kategorisini temsil etmesi temelinden yola çıkar. Aşk eylemleri (love acts) geçmişte var olduğu ve üremeyi becerebilen çocukların üremesi işlevini gördüğü için bugün de vardır (Buss, 1988).

Aşk eylemleri nihai amacı nesli devam ettirmek olan yakın (bugüne ilişkin) amaçlara hizmet eder. Bu yakın amaçlar: kaynak sergileme, dışta bırakma (sadakat ve koruma), bağlılık ve evlilik, cinsel yakınlık, üreme, kaynak paylaşımı ve ebeveynlik yatırımı’dır.

Bu amaçlar kendileri de başarılı şekilde üretken olabilecek çocuklar üretebilmek için başarılması gereken görevlerin kavramsal analizlerinden ortaya çıkar. Bu görevler, tipik olarak zaman içinde oluşum sıralarına göre dizilmişlerdir. Bunların fonksiyonu 1) bir eş cezbetmek, 2) o eşi elde tutmak, 3) o eşle üremek, 4) dünyaya gelen çocuklara ebeveyn yatırımları yapmaktır.
Üreme açısından değerli bir eşi cezbetmek için karşı cinsin üyeleri tarafından arzulanan bazı kaynakları göstermek gereklidir. Dolayısıyla aşk hareketlerinin birinci amacı kaynak sergilemedir.

Kaynak Sergileme

İstenilen bir eşi cezbetmek için anahtar kaynakları göstermek önemlidir. Kaynak sergileme türünden aşk eylemlerine örnek olarak kadının erkeğe güzel bir yemek hazırlaması, erkeğin kadına bir kolye alması veya nişan yüzüğü getirmesi gibi davranışlar gösterilebilir. Bu gösterilerin amacı, seçilen eşi, eğer kendisini seçerse bunun ona sağlayacağı kaynaklar konusunda uyarmaktır. Bu kaynak gösterilerinde cinsiyetler arasında farklılıklar vardır. Bunun nedeni cinsiyetlerin eşit kaynaklara sahip olamaması, belli kaynakların belli bir cinsiyet için kıt olmasıdır. Örneğin, kadınlar erkeklerin doğurganlığı fazla olan kadınlara yatırım yapacağını düşünerek doğurganlık kaynağını sergilerler; genç kadınlar daha doğurgan olduğundan genç görünmeye çalışırlar. Erkekler ise, zenginliklerini sergileyerek, eşe ve ondan meydana gelecek çocuklara yapabilecekleri yatırımları gösterir.

Erkekler kadınların doğurganlık gücünü, kadınlar da erkeklerin bu kaynaklara yatırım yapma istekliliklerini değerlendirmelidir. Kadınların üretkenlik değerleri fiziksel çekicilik, sağlık, yaş gibi ipuçlarıyla, erkeklerin çekicilikleri ise para, statü ve bunları kazanmak için gerekli hırs, çalışkanlık gibi kişilik özellikleriyle ilgili ipuçlarıyla değerlendirilir.

Dışta Bırakma: Sadakat ve Koruma

Bu amaca ulaşmayı sağlayan aşk eylemlerinin de evrimsel bir biyolojik temeli vardır. Dışta bırakmanın amaçları: 1) babalığa yüksek güveni garantiye almak (annelik nadiren böyle bir şüphe altındadır), 2) çifte (eşlere) ortak bağlılığı garanti etmek. Bu kategorideki aşk eylemlerine örnek olarak kadının diğer erkeklerle çıkmayı bırakması, erkeğin başka bir kadınla yaşayabileceği cinsel fırsata karşı direnmesi veya kadın başka erkeklerle konuştuğunda erkeğin kıskanması gibi davranışlar gösterilebilir.

Dışta bırakmanın en önemli iki şekli sadakat ve korumadır. Hem kadın hem de erkek korunması gereken bir yatırım yapmış olduğu için bu sadakat ve koruma her iki cinste de görülür.

Bağlılık ve Evlilik

Evrimsel yaklaşıma göre aşk, bağlanma, evlilik ve eş seçimi süreçlerinin merkezindedir. Aşk eylemlerinin amaçlarından birisi de evliliktir. Bu kategorideki aşk eylemlerine örnek olarak, kişilerin birlikte gelecek planları yapmaları, evlilik kararı vermeleri veya evlenmeleri gösterilebilir. Evlilik, dışta bırakmayı güçlendirir. Kaynakların bağlanmasını garantiler ve çocuk doğurup büyütmek için bağlam oluşturur.

Cinsel Yakınlık

Evlilik sırasında olduğu gibi evlilik öncesinde de aşk hareketlerinin dördüncü amacı cinsel yakınlıktır. Cinsel yakınlık duygusal yakınlığı da içerebilir ve en azından olgun devrelerinde heteroseksüel aşkın önemli bir parçasıdır.

Cinsel yakınlık, kadınlardan çok erkekleri meşgul eder. Çünkü kadınların erkeğe cinsel ulaşım açısından sınırlılıkları yoktur Erkek ise bu açıdan daha sınırlıdır, bu yüzden kendini cinsel ilişkiye hazırlamak adına bununla daha fazla meşguldür.

Üreme

Üreme aşkın beşinci amacıdır ve o olmaksızın ilk dört işlev yerine gelmiş sayılmaz. Bu kategorideki temel aşk eylemi örnekleri bir kadının hamile kalması veya çocuk sahibi olmasıdır. Ancak üremeyi çevreleyen aşk eylemleri gebe kalma ya da doğumla sınırlı değildir. Gebe kalmayla doğum arasındaki dokuz ay boyunca her iki cinsinde sergilediği aşk eylemleri gelen bebeğin yaşamı için önemlidir.

Kaynak Paylaşımı

Cinsel yakınlık ve üreme bir kadının vaat ettiği üretici değerinin göstergesi olarak görülebilirken erkeğin de kaynaklarını (maddi destek, koruma) paylaşması üretici vaadinin yerine getirilmesi olarak görülebilir. Erkeğin para, yiyecek, barınak gibi kaynakları paylaşması, kadının güvenliğini ve çocuklara yapılacak yatırımın materyalini sağlama amacına hizmet eder. Erkeğin kaynak paylaşımı eşi ve çocuklarının yaşamı ve üreme başarısı için önemlidir. Bu kaynakları sağlamakta başarısız olan erkeklerin aileleri hastalığa, kötü beslenmeye ve başkalarının saldıranlığına maruz kalmaya daha yatkındır.

Ebeveynlik Yatırımı

Çocuklar dünyaya geldikten sonra beslenmeleri, korunmaları, eğitilmeleri ve sevilmeleri gereklidir. Sevgi türleri arasında en derin ve yoğun olanları bir eş ve ebeveyn olarak yaşananlardır. Evrimsel yaklaşıma göre, ebeveynin çocuklarına duyduğu sevgi çok önemlidir. Aslında, âşıklar tarafından dünyaya getirilen çocuklar bir eş bulup, kendileri de üreyebilecek olgunluğa gelemezlerse aşkın ilk altı görevi evrimsel olarak başarıyla tamamlanmış sayılmaz.

Ebeveyn sevgisi eylemleri çok sayıda ve çeşitlidir. Bu hareketler, şefkat (çocuğuna sarılmak gibi), kaynak taahhüdü (çocuğunun eğitimi için para harcamak gibi), zaman taahhüdü (çocuğuyla oyun oynamak için zaman ayırmak gibi) ve kendini feda etmeyi (çocuğunu yedirmek için kendi yemeğini yarıda kesmek gibi) içerir.

Özetle, aşk eylemleri yedi amaca yöneliktir. Bunlar: kaynak sergileme, dışta bırakma (sadakat ve koruma), bağlılık ve evlilik, cinsel yakınlık, üreme, kaynak paylaşımı ve ebeveynlik yatırımıdır. Aşkla ilgili bu evrimsel yaklaşım, aşk eylemlerinin sonuç olarak üreme başarısını arttıran bu amaçlara hizmet etmek için geliştiğini savunur (Buss,1988).

Evrimsel kuramı test etmeye yönelik olarak psikologlar, insanların kısa romantik ilişkilerden evliliğe kadar farklı ilişki türleri içinde kullandıkları cinsel stratejilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmişlerdir (Buss ve Schmitt, 1993; akt. Westen, 1996). Kişilerarası çekim ve ilişkilerle ilgili çalışmalar yapan araştırmacılardan farklı olarak evrimsel kuramcılar kadın ve erkeklerin farklı seçim baskıları ile yüz yüze olduklarını ve bu yüzden farklı cinsel stratejiler geliştirdiklerini düşünmektedirler. Erkekler sonsuz sayıda çocuk sahibi olabilecekleri için olabildiğince çok kadını dölleyerek üreme başarılarını en üst düzeye çıkarabilirler. Kadınlar ise tersine, az sayıda çocuğa sahip olabilirler, hamilelikleri boyunca çocuk için büyük bir yatırım yaparlar. Sonuç olarak kurama göre, kadınlar, kaynaklarını onlara ve çocuklarına bağlayacak bir eş seçmek üzere daha seçici olmalıdırlar.

Kuramın bu yordamalarını test eden çalışmalarda cinsiyetler arasında çok büyük olmamakla birlikte tutarlı farklılıklar elde edilmiştir. Örneğin, 37 farklı kültürde yürütülen bir çalışmada erkeklerin kadınlara göre, eşlerinin fiziksel çekiciliğine daha fazla önem verdikleri, kadınlarınsa bir eşin sağlayabileceği kaynaklarla daha fazla ilgili oldukları bulunmuştur (Buss, 1989; akt. Westen, 1996). Ayrıca farklı çalışmalarda da, erkeklerin daha genç dolayısıyla üreme potansiyeli daha yüksek olan kadınları, kadınlarınsa daha yaşlı dolayısıyla daha fazla kaynak vaat eden erkekleri tercih ettikleri görülmüştür (Buss ve Schmitt, 1993; Kenrick ve Kenrick, 1992; akt. Western, 1996).

Sonuç olarak, bu evrimsel yaklaşım aşkın amaçlı davranışlar veya aşk eylemleriyle ortaya koyulduğunun öne sürüldüğü bir yaklaşımdır. Bu davranışlar, eş seçimi, kaynak paylaşımı, gebelik gibi bugüne ait amaçlara hizmet eder. Bu amaçların başarılmasının üreme başarısıyla ilişkili olduğu varsayılır. Bu yaklaşıma göre aşkın anlaşılabilmesi için, 1) belli aşk eylemlerinin, 2) bu eylemlerin neye hizmet ettiğinin, 3) bunların doğal ve cinsel seçimle ilişkisinin ele alınması gerekir.

Bu yaklaşımda aşkın ortaya konmasında cinsiyetler arası farklılığın önemli yeri vardır. Bunun sebebi üreme başarısında cinsiyetler arası biyolojik sınırlılık farklılıklarıdır.

Bu yaklaşım kültürel bakış açısıyla çelişkili görülmektedir. Ancak Buss’ a (1988) göre bu bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktadır. Bu yanlış anlamanın sebebi de iki analiz düzeyinin karıştırılmasıdır. Davranışların nihai (üreme başarısı) amacı olduğunu söylemek, bugüne ilişkin amacı olduğunu inkâr etmek demek değildir. Aşk fenomeninin tam olarak anlaşılabilmesi için hem nihai hem de yakın (bugüne ilişkin) açıklamalara ihtiyaç vardır.

Aşk ile İlgili Cinsiyet Farklılıkları

Cinsiyetlerden birisi diğerinden daha romantik midir? Ya da daha kolay âşık olur mu? Araştırmalar, bu soruları yanıtlamaya çalışırken kişilerin aşkla ilgili ideoloji ya da inançları ile bir yakın ilişkideki gerçek yaşantılarını ayrı ayrı ele almanın daha yararlı olduğunu göstermektedir.

İnsanlar aşkla ilgili inançları yönünden romantik ve pragmatik olarak sınıflandırılmaktadır. Romantik kişiler, aşkın insanın başına bir kez geleceğine ve sonsuza dek süreceğine, her türlü engeli ortadan kaldırabileceğine inanırken, pragmatik kişiler bu görüşleri reddeder ve bir kişinin pek çok kişiye aşık olabileceğine, ekonomik güvencenin tutkudan daha önemli olduğuna inanırlar.

Pek çok çalışma, kültürel kalıp yargıların aksine bu kriterler bakımından erkeklerin daha romantik olduğu yönünde sonuçlar sunmuştur (Hill, Rubin ve Peplau, 1976; Rubin, Peplau ve Hill, 1981, akt. Peplau, 1994).

Hendrick ve Hendrick (1996) aşk stillerine ilişkin çalışmalarında Lee’nin altı farklı aşk stili üzerinde durmuşlardır (tutkulu aşk, oyun gibi aşk, arkadaşça aşk, sahiplenici aşk, mantıksal aşk ve özgeci aşk) Hendrick ve Hendrick’in uzun yıllar süren çalışması, kadın ve erkeklerin bu altı aşk stilinden tutkulu ve özgeci aşk stillerinde farklılık göstermediklerini fakat aşkı bir oyun gibi görme stilinin erkeklerde, diğerlerinin ise kadınlarda daha fazla gözlendiğini ortaya koymuştur.

Bailey (1987, akt. Hendrick ve Hendrick, 1996), Hendrick ve Hendrick’in Bem Cinsiyet Rolü Envanterini kullanarak kadınsı, erkeksi, androjen (yüksek kadınsı ve erkeksi özelliğe sahip) ve ayrışmamış (düşük kadınsı ve erkeksi özelliğe sahip) olmak üzere dört standart gruba ayırdıkları deneklerle gerçekleştirdikleri çalışma, erkeksilik ve kadınsılık tutumlarının, kişilerin aşk stilleri üzerinde biyolojik cinsiyetlerinden daha fazla rolü olduğunu göstermiştir.

Moore ve meslektaşlarının cinsiyet, cinsiyet rolleri ve romantik tutumlar arasındaki ilişkiyi inceledikleri çalışmada cinsiyet faktörünün romantik tutumlar üzerinde temel etkisi olmadığı ancak cinsiyet rolleriyle etkileşiminin bu tutumları etkilediği gözlenmiştir. Sonuçlar, yüksek kadınsılık özelliğine sahip kadınların güçlü romantik tutumlara sahip olduğunu, erkeklerin de androjenlikleri arttıkça romantik tutumlarının arttığını göstermiştir (Moore, Kennedy, Furlonger ve Evers, 1999).

Buraya kadar sözü edilen çalışmalar ve bulgular, aşkla ilgili tutum ve inançlar yönünden cinsiyetler arası benzerlik ve farklılıkları yansıtmaktadır. Ve aşka ilişkin gerçek yaşantılar yönünden cinsiyet farklılıkları ayrıca incelenmelidir.

Hoşlanma ve sevmenin başkasına karşı niteliksel olarak farklı tutumlar olduğunu öne süren ve bunların yoğunluğunu ölçmek amacıyla iki ayrı ölçek geliştiren Rubin gerçekleştirdiği çalışmada, erkek ve kızların flört ettikleri kişiye duyduğu aşkın yoğunluğunun aynı olduğunu, ancak erkeklerin hoşlanma yoğunluğunun daha fazla olduğunu saptamıştır (Rubin, 1973, akt. Peplau ve Gordon, 1985).

Romantik aşkın semptomları bakımından cinsiyetler arası farklılık incelendiğinde ise flört ilişkisindeki kadınların erkeklere oranla aşkın öfori, konsantrasyon güçlüğü ya da bulutların üstünde uçuyormuş gibi hissetmek gibi duygusal semptomlarını daha fazla beyan ettikleri görülmektedir (Dion ve Dion, akt. Peplau, 1983). Ancak, bu bulgunun aşk yaşantısındaki gerçek cinsiyet farklılığını mı yoksa kadınların böyle semptomları araştırmacılara göstermeye daha istekli olduklarını mı gösterdiği net değildir (Peplau, 1983).

Son olarak, aşık olma hızı bakımından cinsiyetler karşılaştırılacak olursa, erkeklerin aşık olmaya daha hazır oldukları ve kadınlara göre ilişkinin gelişimi esnasında daha erken bir dönemde aşık oldukları görülmektedir (Rubin, Peplau ve Hill, 1981, akt. Peplau ve Gordon, 1985).
Özetle, hangi cinsiyet daha romantiktir sorusunu daha kesin bir terminoloji ile ele almak gerekmektedir. Genç yetişkinlerde, erkekler daha güçlü bir romantik aşk ideolojisine sahiptir ve kadınlara göre bir ilişkinin daha erken döneminde âşık olmaktadırlar. Ancak kadınlar aşkın duygusal semptomlarını daha fazla beyan etmektedirler.

Sonuç ve Tartışma

Aşk fenomeni sosyal psikoloji alanında zaman zaman geri planda kalmış, günümüzde ise yeniden önemli bir çalışma konusu haline gelmiştir. Son otuz yılda bu konuda yürütülen çalışmalarda meydana gelen gelişmelere rağmen aşk fenomenine ilişkin çalışmaların tam bir olgunluğa eriştiğini söylemek zordur. Kuramcılar aşk fenomeninin kuramsallaştırılmasına ilişkin yaklaşımların henüz başlangıç aşamasında olduğu görüşünde birleşmektedirler (Rubin, 1988; Buss, 1988, Shaver, Hazan ve Bradshaw, 1988).

Aşk fenomenine ilişkin çalışmaların yeterli olgunluk düzeyine varmadığının önemli bir göstergesi konuyla ilgili literatürde ortak bir dil bulunmamasıdır. Aşkın farklı kişiler için farklı anlamlara gelmesi bu konuda çalışan araştırmacılara güçlükler yaşatmaktadır. Aşkın bir duygu olarak mı, bir tutum olarak mı yoksa bir davranışlar seti olarak mı ele alınması gerektiği üzerinde uzlaşılamamış hususlardan birisidir. Bu durum farklı araştırmacıların farklı sınıflandırmalar yapmalarına yol açmaktadır.

Sözü edilen sınırlılıklarına rağmen bugüne kadar yapılmış olan çalışmalar gelecekte aşk konusunda yapılacak çalışmalara yön vermesi bakımından oldukça önemlidir. Var olan yaklaşımların aşk hakkında tam bir resim oluşturmakta yetersiz kaldığını vurgulayan Bersheid (1988) aşkın anlaşılabilmesi için 1) aşkın altında yatan duyguları anlamak, 2) bu duygusal yaşantıların âşık olan kişiler tarafından nasıl yorumlandığını anlamak ve 3) aşk yaşantısında cinsel arzunun rolünü fark etmek gerektiğini savunmaktadır.

Rubin’e (1988) göre de gelecekte aşk konusunda yapılacak çalışmalarda üç yön göz önünde bulundurulmalıdır. Birincisi, araştırmalarda Berscheid’ın savunduğu gibi cinsel uyarılmanın psikofizyolojisi ile aşk psikolojisi birbirleriyle ilişkilendirilmelidir. Aşk ve seksin birbiriyle bağlantılı olduğu görüşü yaygın kabul görmesine rağmen bunlarla ilgili çalışmalar ayrı olarak yürütülmektedir. İkincisi, araştırmacılar, aşkın geliştiği çevresel ve demografik bağlama daha fazla önem vermelidir. Aşk yaşantısı hakkında ne kadar çok şey bilinirse bilinsin insanlar mevcut-ulaşılabilir kişilerle ilişki kurarlar. Bu nedenle çalışılan kişiler için ulaşabilmeyle ilgili ciddi sıkıntıların olduğu durumlarda bu sıkıntılar dikkate alınmalıdır. Son olarak araştırmacılar stres ve kriz zamanlarını aşmakta yardımı olan bir faktör olarak aşkın önemini dikkate almalıdır. Başka bir deyişle aşkla ilgili çalışmalar sosyal destekle ilgili çalışmalarla ilişkilendirilmelidir.

Aşkla ilgili çalışmalar sosyal psikolojide ele alınan pek çok konu gibi sadece araştırmacıların bilimsel merakını gidermekle kalmayıp, insanların aşk yaşantıları ve ilişkileri hakkındaki beklentilerini şekillendirerek ilişkilerinin kalitesini arttırması ve böylece yaşamlarını zenginleştirmesi açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle aşk fenomenine ilişkin sosyal psikoloji çalışmalarının daha da zenginleştirilerek sürdürülmesi gerekli görünmektedir.
Son Güncelleme: 18.02.2015 23:00
Anahtar Kelimeler:
Aşk Aşk Ve Kımyamız
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.