19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK VE SPOR BAYRAMININ
ANLAM VE ÖNEMİ


Birinci dünya savaşı 28 Temmuz 1914 tarihinde başladı. Savaşın ilk başladığı zamanda Osmanlı Devleti savaşan tarafların içinde değildi. Ancak devam eden savaşın seyri ve Osmanlı Devletini idare eden yöneticilerin kararı ile Osmanlı Devletine ait Yavuz ve Midilli gemilerinin 29-30 Ekim gecesi Odessa ve Sivastopol’ü bombalamaları ile itilaf güçleri Osmanlı Devletine resmen savaş ilan etmelerine bağlı olarak Osmanlı Devleti 30 Ekim 1914 tarihinde resmen Birinci Dünya Savaşına girmiş oldu. Savaşın bir tarafında itilaf güçleri diğer tarafında ittifak güçleri bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti Almanya’nın da içinde yer aldığı ittifak devletleri grubunda savaşa katıldı. Savaş her geçen gün daha da şiddetlenmeye ve daha geniş alana yayılmaya başladı. Savaşan taraflardan binlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi de yaralandı. Ancak savaş 11 Kasım 1918 tarihinde Almanya ve Osmanlı Devletinin de içinde yer aldığı İttifak Devletlerinin yenilgisi ile sona erdi.

Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde, Limni adasının Mondros Limanı'nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay'ın Başkanlığı'nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilaf Devletleri Heyeti arasında Mondros Mütarekesi imzalandı. Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasındaki savaşı bitiren bu anlaşma aslında Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlamıştı. Çünkü yapılan mütarekenin 7. maddesine göre; itilaf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum olması halinde Osmanlı İmparatorluğunun herhangi bir bölgesini işgal edebilme hakkı tanınmıştı. İşte bu madde Osmanlı İmparatorluğunu yıkıma götüren süreci hızlandırmıştı.

İtilaf güçleri, Osmanlı Devletini kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşmalara göre işgal etmeye başlamışlardı. Topraklarımızı işgal eden itilaf güçlerine ait askerler topraklarımızı işgal etmekle yetinmiyorlardı. İşgalci askerler bir yandan halkımızı öldürüyor, bir yandan da halkımıza işkence yapıyorlardı. İtilaf devletlerine ait işgalci güçlerin tüm bu yaptıkları yetmiyormuş gibi yıllardır Osmanlı İmparatorluğunun bünyesinde hayatını sürdüren bazı azınlıkları halkımıza ve devletimize karşı kışkırtarak halkımıza büyük acılar çektirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İşte tam bu noktada artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Vatan toprakları parça parça işgal ediliyor ve insanlarımız öldürülüyor, yaralanıyor ve malları yok ediliyordu. Çağdaş ve medeni olduklarını iddia eden; insan haklarından bahseden sözüm ona İngiltere ve Fransa’nın da içinde yer aldığı itilaf devletleri (aslında bu gruptaki devletlere itilaf devletleri yerine itlaf devletleri yani kendisinden olmayanlara yaşam hakkı tanımayan zalim, gaddar ve vicdansızlar adının daha çok yakıştığını düşünüyorum.) Osmanlı Halkı için akla gelebilecek her türlü zalimliği büyük bir zevkle yapıyorlardı. Toplu katliamlar ve işkenceler işgalci güçlerin egolarını tatmin eden yöntemler arasındaydı. Halkımıza derin acı çektirmekten mutluluk duyuyorlardı. İşgalci güçler barbarlıklarına ve acımasızlıklarına her geçen gün yenilerini katıyorlardı. Halkımız dayanılması çok zor olan acılar çekiyordu. Ancak tüm bu acılar aslında kurulacak Türkiye Cumhuriyetinin doğum sancılarını hazırlıyordu. Çünkü hiçbir doğum sancısız olamazdı. Acılarla dolu bu doğum sancıları; tarihte kurduğumuz 16. devlet olan Osmanlı devletinin yerine yeni bir devletin kuruluşu ile ilgili temelleri hazırlıyordu. Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşından yenilgi ile çıkmasına bağlı olarak imzalanan ağır anlaşmalar ve bu anlaşmaların sonucunda topraklarımızın işgal edilmesi ile halkımızın özgürlüğü elinden alınmıştı. Tarihinde hep özgür yaşamış olan halkımız artık özgür değildi. İşte tam bu noktada işgalci güçlerin vatan topraklarımızı işgal ederken halkımıza uyguladıkları acımasız ve sistemli ölümler, işkenceler ve zulümler halkı canından bezdirmişti. Acı çekmek halkımızın normal yaşamı haline getirilmişti. İşgalci güçlerin halkımıza yaptıkları sadistlik ve zalimlikler doruk noktaya ulaşmıştı. Ancak işgalci güçlerin unuttukları bir husus vardı ki, halkımız tarihin her evresinde hep özgür yaşamıştı. Ya bağımsızlık ya ölüm halkımızın hayat felsefesinin özüydü. Halkımız esareti ve zulmü kabul edemezdi.

İşgalci güçlerin, halkımıza çektirdikleri acılar ve zalimlikler; tarihimizin köklerinden gelen ve kanımızda var olan “özgür yaşama arzusunun” fitilini ateşlenmişti bir kere. Artık bu saatten sonra geriye dönüşü olamazdı. Artık bu mücadelenin sloganı “ya bağımsızlık ya ölüm” olarak ilan edilmişti. Halkımızın savaşacak topu, tüfeği, savaş araç-gereci yoktu. Ancak top ve tüfekten çok daha etkili olan iman gücü vardı. Bu gücün artık kendisini göstermesinin zamanı gelmişti. Artık bundan sonra savaş silah gücü ile iman gücü arasında devam edecekti. Ancak bunun niçin birine ihtiyaç vardı. Zülüm gören halkımızı sevk ve idare edecek bir lidere ihtiyaç vardı.

İşte tam bu sırada Osmanlı Devletinin başında bulunan Padişah Vahdettin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine getirir. İşte böylelikle halkımızı esaretten kurtaracak kurtuluş savaşının süreci başlatılmış oluyordu. Görevlendirilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk ivedilikle hazırlıklarını yaparak yanına aldığı 18 arkadaşı ile birlikte 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17 Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18 Mayıs 1919 Pazartesi günü de Samsun’a ulaşır. İşte bu kutsal yolculuk milletimiz için bir dönüm noktası ve kurtuluşun başlangıcını hazırlıyordu. Atatürk Samsun’a ayak basar basmaz; topraklarımızı işgal eden itilaf güçlerine karşı halkı bilinçlendirerek milli mücadeleyi başlatır. Bu bakımdan 19 Mayıs 1919 milli mücadelenin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu tarih halkımız için çok önemli bir tarihtir. Bu tarih işgalci güçlerin topraklarımızı işgal ederek halkımıza yaptıkları zalimliklere ve çektirdikleri acılara “dur” diye haykırdığımız bir tarihtir. Bu tarih, yüz yıllar boyunca özgür yaşamış olan halkımıza işgalci güçler tarafından reva görülen tutsaklık ve köleliğe karşı damarlarımızda akan kandaki özgürlük ateşinin yanışının başladığı tarihtir. Bu tarih halkımızdaki iman gücünün doruklara ulaştığı tarihtir. Bu tarih kökleri derinlere giden halkımızın tarihte kurduğu 16 devlete yeni bir devlet ilave etmenin başlangıç noktasıydı. Bu tarih halkımız için olduğu kadar yeryüzünde zülüm gören, acılar çeken tüm halklar için örnek alınacak kutsal bir mücadele örneğini oluşturuyordu. Ayrıca bu tarih; halkımızdan korkan batılı devletlerin halkımızı yok etme çabalarının beyhude bir çabadan ileri gidemeyeceğini ispatlayan bir tarihtir. Bu yüzden 19 Mayıs 1919 tarihi bizim için çok önemli bir tarihtir.

19 Mayıs 1919 yılında başlayan kurtuluş savaşı halkımızın iman gücünü ortaya koyarak kazanmış olduğu eşine az rastlanan bir zaferle sonuçlanmıştır. Nitekim halkımızın kazanmış olduğu bu zaferden sonra itilaf devletleri 23 Temmuz 1923 tarihinde bizimle masaya oturarak Lozan Anlaşmasını imzaladılar. Bu anlaşma ile itilaf devletleri halkımızın tarihte kurduğu 17. Devlet olan Türkiye Cumhuriyeti devletini tanımış oluyorlardı.

Büyük komutan ve büyük lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk kurtuluş savaşının bitiminden sonra Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin kutsal bir davaya hizmet etmesi nedeniyle; 19 Mayıs’ı gençlere armağan etti. Ancak ifade etmek gerekir ki; Atatürk’ün burada geçen gençlik kavramı ile ifade etmek istediği şey insanın yaşı ile ilgili değildir. Atatürk’e göre gençlik; fikir yeniliğine sahipliği ifade etmektedir. Başka bir değişle Atatürk’e göre “ çağdaş ve yenilikçe fikirlere sahip kişiler genç olarak kabul edilmektedir. İşte bundan dolayı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da başlayan ve zaferle sonuçlanan ve kurtuluş savaşımızın simgesi haline gelen bu bayramı gençlere yani çağdaş ve yenilikçi fikirlere sahip olan kişilere armağan etmiştir. 19 Mayıs aynı zamanda bir spor bayramıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 19 Mayıs 1919 tarihinde başlayan ve ecdadımızın büyük mücadeleler vererek kazandığı kurtuluş savaşının sonunda kurulan bir devlettir. Bu devlet çok büyük zorluklarla kurulmuştur. Ülkemizin daha sağlam bir şekilde ayakta durması ve güçlenmesi için yeni nesillere ülkemizin kuruluşundaki zorlukları anlatmamız gerekir. Ecdadımızın bu ülke için yaptığı fedakarlıkları, çektikleri sıkıntıları genç nesillere anlatmak gerekir. Toplumsal yapımızın harcını oluşturan milli ve manevi değerlerimizin yaşamaya devam etmesi ve gelecek nesillere aktarılması ile ilgili gerekli çalışmaları yapmamız gerekir. Ayrıca şunu da eklemek gerekir ki, kurtuluş savaşından önce kazanmış olduğumuz Çanakkale Zaferini de sürekli hatırımızda tutmamız gerekir. Çünkü Çanakkale zaferi kazanılmasına müteakip kurtuluş savaşı başladı ve bu savaş sonunda kazanılan zafer ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Arka arkaya kazanmış olduğumuz bu zaferler, herkese kolay kolay nasip olmayan zaferlerdir. Bu zaferlerin kıymetini iyi bilmeli ve gelecek nesillere iyi anlatmalıyız. Gelecek nesillere tarihimizi iyi anlatmalıyız. Çünkü tarihini bilmeyen milletler asla millet olamazlar. Tarihini bilmeyenler yıkılıp yok olmaya mahkûmdurlar.

Yeri gelmişken geçmişte ülkemize davet edilen Japonyalı bir Profesörün milli şuur eğitimi konusunda anlattıklarını sizlere nakletmeden geçmek sanırım doğru olmaz. Evet Mili Eğitim Bakanımız Vehbi Dinçerler zamanında ülkemize Japonyalı bir profesör davet edilir ve profesöre Japonya’da milli şuur eğitiminin nasıl verildiği sorulur. Cevap veren Japon Profesör Japonya’daki milli şuur eğitimini şöyle anlatır:

Millî şuur eğitimini bizler şöyle yaparız: Her Japon çocuğunu bir gün sabahtan, bize atom bombası atılan Nagazaki ve Hiroşima kentlerine götürürüz. Zira bizler o yerleri ilk günkü hâliyle korumaktayız. Yaşanan dehşet, tüm canlılığıyla orada saklı tutulmaktadır. Bu dehşeti gören küçük Japonlar iyice sarsılırlar. Aynı çocukları, öğleden sonra da robotlarla çalışan fabrikalara götürür, uçaktan hızlı giden trenlere bindiririz. Şu an ülke olarak geldiğimiz teknolojiyi gösteririz onlara. Bu teknoloji karşısında da bir şok daha yaşatırız. Ertesi gün öğretmenler okullarında, bir gün önce yapmış oldukları geziyi çocuklarla değerlendirmeye alırlar ve onlara şunu derler: ‘Eğer tembel ve kötü bir Japon olursanız düşmanlarınız gelir, topraklarınıza saldırırlar ve neyiniz var, neyiniz yoksa siler ve halkınızı öldürürler. Fakat iyi bir Japon olup çok çalışıp ülkenize hizmet ederseniz, bizlerin yapmış olduğu hızlı trenlerden ve robotlarla çalışan fabrikalardan daha iyisini yapar, ülkenizi güçlü ve ileri devletler seviyesine getirirsiniz. Böyle yaparsanız düşmanlarınız size hiçbir şey yapamazlar’. Bu konuşma üzerine Vehbi Dinçerler: ‘Peki bizim atom bombası atılmış bir yerimiz yok ki, biz bunu nasıl yapacağız?’ diye sorar. Japon profesör sözüne şöyle devam eder: ‘Sizin bizden daha geniş ve zengin bir tarihiniz var. Anadolu’nuzun her yeri bir Nagazaki ve Hiroşima… Sizler değil misiniz yedi düvele meydan okuyan? ‘Çanakkale Geçilmez’ dedirdiğiniz bir Çanakkale Savaşları tarihiniz var. Metre kareye 12000 merminin düştüğü, dünya savaş tarihinin en büyük ve en çetin savaşlarının yaşandığı bir Çanakkale Savaşı’nız var. Sizler de çocuklarınızı o büyük savaşların yapıldığı yerlere götürerek, buraları göstererek bu millî şuur eksikliğinizi tamamlayabilirsiniz’ der.

Evet bu gün kutladığımız 19. Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı sıradan bir bayram değildir. Bu bayram kurtuluş savaşını ve bu savaşın sonunda kazanılan zafer ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini ifade ettiğini vurgulamak gerekir. Büyük sıkıntılar çekilerek kurulan bu devletin daha sağlam bir şekilde ayakta durabilmesi ve gelişebilmesi için yukarıda verdiğimiz milli şuur eğitiminin hayata geçirilmesinin son derece önemli bir husus olduğunu belirtmemiz lazım.
Bu duygu ve düşüncelerle; milli mücadeleyi başlatan, ülkemizi düşman işgalinden kurtaran, güzel yurdumuzu bizlere armağan eden; cumhuriyetimizi kuran, ulusal egemenliği tesis eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum, mekânları cennet olsun. Ayrıca kurtuluş savaşına katılarak yaralanan ve halen hayatta olan tüm gazilerimize de sağlıklı ve hayırlı ömürler diliyorum.

Özgürlüğün, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin, sevginin, kardeşliğin, hoşgörünün, adalet ve barışın hakim olduğu bir dünyada her bireyin; insan şeref ve haysiyetine yakışır bir hayat sürmesini temenni ediyorum.

Allah ülkemizi; içerden ve dışardan gelebilecek tüm tehlikelerden korusun.

19 Mayıs Atatürk’ü ve Anma Genlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.

Dr. Mehmet Ali NOYAN
Elektronik Posta: alinoyan47@gmail.com
Cep Telefonu: 05053985629


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.